14 Mart 2019 Perşembe

Aşk ve korku..

Bir kere yakalandın mı bir daha dönüş yoktur.Gider o sonsuzluğa akan ırmak gibi sahibini bulur..“Gerçek aşkta korku yoktur. Korkunun olduğu yerde aşk filizlenip büyümez, solar ve hep madde boyutunda kalır. Gerçek aşktan korkan bir yürek manaya erişemez.”

“Maddeden manaya giden yolda ayrımlar silikleşir, senlik benlik kavgası sona erer. Bütün yollar Hakikate yönelir.” 

“Her aşığın aradığı sonsuz aşk maddenin ötesindedir.”

“Oysa; zaman, mekân, geçmiş ve gelecek bir bütündü. Aşkla

Fotoğraf açıklaması yok.

12 Mart 2019 Salı

Gizemli tabutlar..

Evren de gizemli olayların ardı arkası kesilmiyor.Bu sefer de mezarda hareket eden tabutlar..1807 yılında Barbados’ta bir Hristiyan mezarlığında akıllara durgunluk veren olaylar dizisi yaşandı. Aynı mezar odasına gömülen cesetlerin her biri yerinden oynuyordu. Peki “Huzursuz ruhlar” denilen bu esrarengiz olayın sırrı neydi 1807 Temmuz’unda Bayan Thomasina Goddard’ın cesedi basit ahşap bir tabutla mezar odasının en üst katına konuldu.Daha sonra delilik intihar ve cinayet gibi kötü şöhrete sahip Chase ailesi kondu.Ailenin reisi kötü biriydi; kölelerine karşı öyle zalimdi ki adamı ölümle tehdit ederlerdi.
22 Şubat 1808’de bebek Mary öldü; büyük ihtimalle babası bebeği kızgın bir anında öldürmüştü! Zavallı bebek ağır metal bir tabutla mezara kondu.Birkaç ay sonra ailenin tuhaflığıyla bilinen delikanlısı Dorcas, kendini bahçedeki bir dolaba kilitleyip havasızlıktan öldü. O da aynı mezara kondu. Dış kapıya geldiklerinde iki zenci kapıyı açtı. Ağıtlar yakarak tabutu taşayanlar onu takip ettiler, taş basamaklara yöneldiler. Sadece el fenerinin ışığı vardı. Mezarın iç kapısı açıldı ve herkes korkuyla bağırdı. Ağıt yakanlar tabutu düzelttiler ve Dorcas’ı kızkardeşinin yanına koydular. Bir ay sonra albay Chase, kendini öldürdü. O da aynı mezarlığa kondu. 8 yıl sonra Chase’lerden olan bir çocuk daha öldü ve mezarlığa getirildi.
Bu süre içinde menteşeler paslanmıştı. Kapıyı iki zenci ancak açabildi. İçeri girenler korkuyla kala kaldılar! Bayan Goddard’ın tabutu normal yerindeydi ama Chase ailesinin tabutları ortalığa saçılmıştı! Bu çok tuhaftı; zira her birini dört kişi ancak kaldırabiliyordu! Bir ay sonra mezarlığa çiçek koyan bir kadın ‘çatırtı’ sesleri ve ‘inliyen birinin sesi’ni duydu. Kadının atının ağzından korkudan köpükler gelmeye başladı ve sonradan veterinerde tedavi görmek zorunda kaldı. Ertesi Pazar kilisenin dışında bağlı duran atlar korkuyla dörtnala tepeler kaçmaya başladılar ve oradan da denize ölüme atladılar
Mezarlığın adı gittikçe kötüye çıkıyordu. Sırada Samuel Brewster’in cenazesi vardı. Kimi Küba, kimi Haiti’den gelen 1000 kişilik kalabalık bir cenazeydi. Şiddetli bir fırtına vardı ve dört zenci köle kurşun tabutu taşıyorlardı; ki yine insanın kanını donduran aynı manzarayla karşılaştılar: tabutlar yine ortalığa saçılmıştı. Bu noktada işe adanın valisi Lord Combermere karıştı. Sonraki cenazeye bizzat katıldı. Bu seferki, tabutunun yeri hiç bozulmayan Thomasino Goddard’ın kızı Thomasino Clarke’ın cenazesiydi. Vali mezarlıkta bir yeraltı dehlizi olup olmadığına baktı (ki hiç yoktu). Adamlara yeni tabutu getirmeden önce ters çevrilmiş tabutları düzeltmelerini emretti. Sonra zemini ince kumla kaplattı ve kapıya yeni bir kilit taktırdı. Son olarak kapı alçıyla mühürlendi. Vali ve adamları alçı ıslakken yüzüklerini iz bırakacak şekilde bastırdılar
18 Nisan 1820’de güneşli bir günde vali son kez mezarı açtı. Kapıdaki mühür bozulmamıştı.Ustalar alçıyı kırdılar ama kapıyı ancak bir iki santim açabildiler; çünkü kapıya bir şey dayanıyordu. Zorlayınca kapı açıldı, ağır bir cisim basamaklara çarparak düştü. Tabii ki bu bir tabuttu. Mezara girdiklerinde Dorcas Chase’e ait bir kol kemiği gördüler, tabutun kenarından dışarı sarkmıştı. Bayan Goddard’ın tabutu dahil bütün tabutlar yine rastgele yerdeydi. Vali pes etti. Cenazeyi başka bir yere gömdürdü. Londra Bilim Müzesi ve Fizik Araştırmaları Derneği’nden araştırmacılar olayı araştırdılar ama hiçbir cevap bulunamadı. Tabutlar, yer hareketlerinden dolayı devriliyor olamazdı, çünkü mezar bir mercan yatağına yaslanıyordu. Giriş kapısından başka hiçbir yeraltı dehlizi yoktu. Kapıdaki mühür bozulmadığına göre birinin gizlice içeri girmesi imkansızdı. Mezara konulan mücevherlere dokunulmamıştı, dolayısıyla mezar hırsızlarının işi de değildi. Mezarlık bir daha asla kullanılmadı.

20 Şubat 2019 Çarşamba

Depremler..

Merak etmeyin ülkemiz de çok depremler olacak ama 6,5 veya 7 nin üstünde olmayacak ..

21 Ocak 2019 Pazartesi

İnsan..

TEK AYAKKABI VE 'İNSAN OLMAK''
Ayakkabıcı, yeni getirdiği malları vitrine yerleştirirken, sokaktaki bir çocuk onu izlemekteydi. 
Okullar kapanmak üzere olduğundan, spor ayakkabılara rağbet fazlaydı. 
Gerçi mallar lüks sayılmazdı ama, küçük bir dükkan için yeterliydi. 
Onların en güzelini öntarafa koyunca, çocuk vitrine doğru biraz daha yaklaştı.
Fakat bir koltuk değneği kullanmaktaydı. 
Hem de güçlükle.. 
Adam ona bir kez daha göz attı. 
Üstündeki pantolonun sol kısmı, dizinin alt kısmından sonra boştu. 
Bu yüzden de sağa sola uçuşuyordu. 
Çocuğun baktığı ayakkabılar, sanki onu kendinden geçirmişti.
Bir müddet öyle durdu. 
Daldığı hülyadan çıkıp yola koyulduğunda, adam dükkandan dışarı fırlayıp:
- Küçükk!. diye seslendi. 
-Ayakkabı almayı düşündün mü? 
Bu seneki modeller bir harika!.
Çocuk, ona dönerek:
- Gerçekten çok güzeller!. diye tebessüm etti.
Ama benim bir bacağım doğuştan eksik.
- Bence önemli değil!. diye, atıldı adam. 
Bu dünyada her şeyiyle tam insan yok ki!.
Kiminin eli eksik, kiminin de bacağı. 
Kiminin de aklı ya da vicdanı.
Küçük çocuk, bir şey söylemiyordu. 
Adam ise konuşmayı sürdürdü:
- Keşke vicdanımız eksik olacağına, ayaklarımız eksik olsa idi.
Çocuğun kafası iyice karışmıştı. 
Bu sefer adama doğru yaklaşıp:
- Anlayamadım!. dedi. 
Neden öyle olsun ki?
- Çok basit!. dedi, adam.
Eğer vicdan yoksa, cennete giremeyiz. 
Ama ayaklar yoksa, problem değil. 
Zaten orda tüm eksikler tamamlanacak.
Hatta sakat insanlar, sağlamlara oranla, daha fazla mükafat görecekler...
Küçük çocuk, bir kez daha tebessüm etti. 
O güne kadar çektiği acılar, hafiflemiş gibiydi. 
Adam, vitrine işaret ederek:
- Baktığın ayakkabı, sana yakışır!. dedi.
Denemek ister misin?
Çocuk, başını yanlara sallayıp:
- Üzerinde 30 lira yazıyor, dedi. 
Almam mümkün değil ki!.
İndirim sezonunu, senin için biraz öne alırım!. dedi adam. 
Bu durumda 20 liraya düşer. 
Zaten sen bir tekini alacaksın, o da 10 lira eder.
Çocuk biraz düşünüp:
Ayakkabının diğer teki işe yaramaz!. dedi. 
Onu kim alacak ki?
- Amma yaptın ha!. diye güldü adam. 
Onu da, sağ ayağı eksik olan bir çocuğa satarım.
Küçük çocuğun aklı, bu sözlere yatmıştı. 
Adam, devam ederek:
- Üstelik de öğrencisin değil mi? diye sordu.
- İkiye gidiyorum!. diye atıldı çocuk. 
Üçe geçtim sayılır.
- Tamam işte!. dedi adam. 
5 Lira da öğrenci indirimi yapsak, geri kalır 5 lira. 
O da zaten pazarlık payı olur.
Bu durumda ayakkabı senindir, sattım gitti!.
Ayakkabıcı, çocuğun şaşkın bakışları arasında dükkana girdi.
İçerdeki raflar, onun beğendiği modelin aynısıyla doluydu. 
Ama adam, vitrinde olanı çıkarttı.
Bir tabure alıp döndükten sonra, çocuğu oturtup yeni ayakkabısını giydirdi. 
Ve çıkarttığı eskiyi göstererek
- Benim satış işlemim bitti!. dedi. 
Sen de bana, bunu satsan memnun olurum.
- Şaka mı yapıyorsunuz? diye kekeledi çocuk. 
Onun tabanı delinmek üzere. Eski bir ayakkabı, para eder mi?
- Sen çok câhil kalmışsın be arkadaş.. dedi, adam. Antika eşyalardan haberin yok her halde. 
Bir antika ne kadar eski ise, o kadar para tutar.
Bu yüzden ayakkabın, bence en az 30- 40 lira eder.
Küçük çocuk, art arda yaşadığı şokları, üzerinden atabilmişdeğildi.
Mutlaka bir rüyada olmalıydı.
Hem de hayatındaki en güzel rüya. 
Adamın, heyecandan terleyen avuçlarına sıkıştırdığı kağıt paralara göz gezdirdikten sonra, 10 liralık banknotu geri vererek:
- Bana göre 20 lira yeterli.. dedi. 
İndirim mevsimini başlattınız ya!..
Adam onu kıramayıp parayı aldı. 
Ve bu arada yanağına bir öpücük kondurdu.
Her nedense içi içine sığmıyordu. 
Eğer bütün mallarını bir günde satsa, böyle bir mutluluğu bulamazdı. 
Çocuk, yavaşça yerinden doğruldu.
Sanki koltuk değneğine ihtiyaç duymuyordu.
Sımsıcak bir tebessümle teşekkür edip:
- Babam haklıymış!. dedi. 'Sakat olduğum için, üzülmeme hiç gerek yok!'
demişti.
* Her Rüzgar Savuracak Bir Toz bulur,
* Her Hayat Yaşanacak Bir Can Bulur,
* Her Umut Gerçekleşecek Bir Düş Bulur
* Bulunmayacak Tek Şey Senin Benzerindir.

14 Ocak 2019 Pazartesi

Küllerinden doğan kuş..

PERS MİTOLOJİ: SİMURG : (ZÜMRÜDÜ ANKA)

“Bir efsaneden rivayet odur ki: Kuşlar hükümdarı ‘Simurg’, ‘Bilgi Ağacı’nın dallarında yaşar ve her şeyi bilirmiş. En kıymetli özelliği ise gözyaşları ve tüylerinin şifalı oluşuymuş. Tüm dertlere çare bulabilir, bütün hastalıkları iyileştirebilirmiş. Ve ömrünün sonuna her geldiğinde; kendini yakarak öldürür, sonra da küllerinden, tekrar dirilirmiş! Kuşların hepsi Simurg’a inanır ve bir sıkıntıları olduğunda onun, kendilerini kurtaracağını düşünürmüş… Kuşlar dünyasında bir şeyler ters gittiğinde Simurg’u beklerlermiş. Ne var ki Simurg, ortalarda hiç görünmediğinden kuşkulanmaya başlamışlar ve sonunda da ondan ümidi kesmişler. Derken bir gün, çok uzak ülkelerden birinde bir kuş sürüsü, Simurg’un kanadından bir tüy bulmuş. Onun varlığını anlayan dünyadaki tüm kuşlar toplanmışlar ve hep birlikte Simurg’un huzuruna giderek, yardım istemeye karar vermişler. Ancak Simurg’un yuvası, etekleri bulutların üzerinde olan, Kafdağı’nın tepesindeymiş! Oraya ulaşmak için, yedi dipsiz vadiyi aşmak gerekiyormuş. Hepsi birbirinden çetin yedi vadi… Birincisi; İstek, ikincisi; Aşk, üçüncüsü; Marifet, dördüncüsü; Kanaatkârlık, beşincisi; Yalnızlık, altıncısı; Şaşkınlık ve yedincisi; Yokluk vadileri. Kuşlar, beraberce göğe doğru uçmaya başlamış. İsteği ve sebatı az olanlar, dünyevi şeylere takılanlar, yolda teker teker dökülmüş… Yorulanlar, düşenler olmuş. Önce ‘Aşk Denizi’nden geçmişler, sonra ‘Ayrılık Vadisi’nden uçmuşlar… ‘Hırs Ovası’nı aşıp, ‘Kıskançlık Gölü’ne sapmışlar. Kuşların kimi ‘Aşk Denizi’ne dalmış, kimi ‘Ayrılık Vadisi’nde kopmuş sürüden… Kimi hırslanıp düşmüş ovaya, kimisi kıskanıp batmış göle. İlk evvel bülbül geri dönmüş, güle olan aşkını hatırlayıp; papağan, o güzelim tüylerini bahane etmiş, oysa tüyleri yüzünden kafeslere kapatılırmış; kartal, yükseklerdeki krallığını bırakamamış; baykuş yıkıntılarını; balıkçıl bataklığını özlemiş… Nihayet beş vadiden geçip, altıncı vadi ‘Şaşkınlık’ ve yedincisi; ‘Yokluk’ vadisine gelince, bütün kuşlar umutlarını yitirmiş. Kafdağı’na vardıklarında, geriye sadece otuz kuş kalmış. Sonunda sırrı, sözcükler çözmüş: ‘Si’; ‘otuz’ demekmiş, ‘murg’ ise ‘kuş!’ Onun yuvasını bulunca öğrenmişler ki Simurg’un manası; ‘otuz kuş’ demek. Onların her biri, birer Simurg’muş. O otuz cesur kuş, anlamışlar ki aradıkları hükümdar kendileri ve en zorlu yolculuk, kendine yapılan yolculuktur! Bir Simurg olmayı göze almadıkça; kafesinde, bataklıkta ya da yıkıntılarda yaşamaktan kurtulamazsın… İçinde, seni, sana esir eden yanlarını fark edip, eksikliklerinin üzerine gitmedikçe, kuvvetlenmeyi başaramazsın. Tıpkı o kartal gibi yeniden doğuş uçuşunu, yalnız kendi azim ve cesaretinle yaparsın!” Kara Kurt, çoktan yenildiğini düşünerek uykuya, uzanıp baktı başucundaki günahsıza… Hâlen, dinlenmeden dövüşüyordu dinleyen! O güçlü pençesini, masumiyetin alnına koyup; “İlki, benim hikâyemdi, bu da seninki… Seni hükümdar edecek yolu kendin bulacaksın küçük Simurg.” dedi. (Alıntı)