9 Nisan 2018 Pazartesi
Düşündüren yalnızlık ve ....
Aşkı yüzünden 33 yıl akıl hastanesinde kalan kadın sanatçı-CAMILLE CLAUDEL’İN RODIN’E DUYDUĞU AŞK…
Onun hikâyesi aslında 19 yaşındaki kız öğrenciyle, 43 yaşındaki öğretmeni arasında, yakan cazibe, önüne geçilemeyen aşk, bitmek bilmeyen tutkuyla sonu gelmez takıntılar ortasında, akıl hastanesinde biten bir öyküdür…
Fransa’da hali vakti yerinde bir ailenin ilk çocuğu olarak 1864’te Aisne’de doğdu…
Hayatı boyunca yanında kalacak tek insan olan küçük erkek kardeşi Paul kendisinden 2 yıl sonra dünyaya geldi…
Küçüklüğünden beri taş ve çamurla oynardı…
Heykeltraş olmak üzere dünyaya gelenlerdendi…
Ama devrin Fransa’sında kızların Paris’teki sanat akademilerinde eğitim almaları yasaktı…
Ancak ünlü heykeltraşlardan özel ders alabiliyorlardı…
Babası eğitimli bir adamdı…
Kızının Paris’te ünlü bir heykeltraştan özel eğitim alarak büyük bir sanatçı olmasını, çevredeki dar görüşlülüğe karşın sonuna kadar destekliyordu… Fransa’da genç kızların sanat akademesinde okuyamamaları, hayatının dönüm noktası olacak ve onu 33 yıl akıl hastanesine kapatacak özel derse o uygulama neden olacaktı…
Hayat bugün olduğu gibi değildi…
Kadınlar o yıllarda Fransa’da bile ikinci sınıftı…
Ünlü heykeltraş Rodin’le tanışması böyle oldu, genç Camille’nin…
Bir grup genç kadın sanatçıyla birlikte Rodin’in atölyesindeki heykel derslerine katılmaya başladı 1883’de, daha 19 yaşındayken…19 yaşında güzel, iyi eğitimli, heykeltraş olabilecek yetenekte, çekici ve cezbedici bir genç kadın ve 43 yaşında istediği üne ve alkışa hâlâ kavuşamamış içinde dev bir adamı barındıran bir sanatçı…
Artık 43 yaşındaki Rodin’in gözdesi, ilham perisi, sevgilisi bu genç kadın olacaktı…
Camille Claudel…
Ne ki Camille’yle ilişkisi başladığında Rodin, Rose Beuret’le yirmi yıldır beraberdi…
Ondan çocuk yapmış, ama onunla evlenmemişti…
Fakat Rose herhangi bir kadın gibi sıradan gözükse de herhangi bir kadın değildi…
Sürekli başka başka kadınlarla beraber olan Rodin’i hep çevreleyerek bir türlü elinde tutan, “hep sadık, evdeki kadın, mazbut eş”i oynayan ve Rodin’i kolay kolay kimselere yar etmemeye kararlı bir kadındı…
Genç Camille bunu bilemezdi elbet…
O, ustasını, öğretmenini, sevgilisini, erkeğini bulmuş genç bir kadındı…
Rodin genç ilham perisini bulmuştu…
Beraberliğinin iyi gitmediğini söyledi…
Ne garip bir kaderdir…
Erkekler önce bunu söylerler…
“Evliliğim ya da beraberliğim iyi gitmiyor… Sorunlar var… Ayrılacağız herhalde…”
Hayata yeni gelen kadınlar da buna inanır…
Daha doğrusu inanmak ister, onun için kendini inandırır…
Rodin için dönüm noktasıydı yeni ilham perisi…
Büyük eseri “Cehennem Kapıları”nı o sırada yaptı…
Sanat tarihçilerine göre, bu dönemde Rodin’in yaptığı muhteşem heykellerin hep altında aslında gölgede kalmış olan Camille’nin imzası vardır…
Her neyse…
En azından ilham perisidir bu genç kadın Rodin için…
Ama her tutku dolu aşkın bir kırılma noktası olacaktır… Hele hele hayatında hep birçok kadın olan ve hep kadınlara karşı biraz kaba, biraz da acımasız davranan Rodin varsa o ilişkide…
Camille, Rodin’in metresi ve öğrencisi muamelesi görmekten hiç gocunmadı…
Ama bir kadın, metres olmaktan gocunmasa da hamile kaldığı çocuğun doğmadan ölümünden gocunurdu…
Camille’nin hayatının kırılma noktası, geçirdiği kaza sonucu, Rodin’den olan çocuğunu doğuramamasıydı…
Bu Camille’nin ilk büyük depresyonlarının başlangıcıydı…
Çünkü annesi, “bu kabul edilmez hayatı yaşayan kızı Camille’yi evlatlıktan reddetti…”
Sonun başlangıcıydı bu…
Rodin’le birlikte yaşamaya başla Camille…
1898 yılına kadar Rodin’le fırtınalı aşk ve sanat yaşamına devam etti…
Camille için bu tutku dolu aşk çok yıpratıcıydı ve bir kadının çok önem verdiği en yakın çevresi tarafından “onaylanma duygusu” yaşanmıyordu…
Üstelik Rodin bir de heykeltraşçılıkta Camille’yi kendine en büyük rakip olarak görüyor, bu şiddetli kavgalara sebep oluyordu…
En sonunda bir yol ayrımına geldi Camille…
Yoluna tek başına devam etme kararı aldı ve Rodin’i terk etti…
Bu ayrılık Camille için çok acılı bir dönemin de başlangıcıydı…
Bu acılı dönemde her sanatçı gibi en büyük eserlerini verdi…
“Vals”, “Clotho”, “Olgunluk Çağı”, “Kayıp Tanrı”, “Geveze Kadınlar”, “Sakuntala”…
1903’ün başında Salon d’Automne’da eserleri sergilendi…
Ünlü sanat eleştirmeni Octave Mirbeau’nun da dediği gibi ‘kadın bir dahiydi’…
“Olgunluk Çağı” isimli eserinde Rodin’le olan ayrılığının tüm acılarını yansıttı…
Rodin bütün sanatçı kıskançlığına rağmen Camille için şöyle diyecekti:
“Ona altını nerede bulacağını söyledim… Altın kendisinin içindeydi.” Rodin’le birbirlerinden ayrılmış gözüküyorlardı, oysa duygusal olarak ayrılamıyorlardı…
O heykellerini onun için yapıyor, Rodin çok kadınlı hayatında yine ondan kopamıyordu…
Bir ara bir anlaşma yapmaya kalktılar…
Rodin, Rose’dan ayrılacaktı…
Başka kadın heykeltraşlara ders vermeyecekti…
Haftada 3-4 kez Camille’yle buluşacaktı… Ve Şili’ye yapacakları uzun bir geziden sonra evleneceklerdi…
Genç kadın, erkeğinin onun olmasını istiyordu…
Tutkusu, kadınlık egosu ve gençliği bunu arzuluyordu…
Rodin ise değildi…
O da bütün dünyayı istiyordu…
Tarihi, efsanevi olmayı, her şeyi ve kadınları…
Aslında onu sadece, her zaman yanında olmayı kendine misyon seçmiş olan Rose anlayabilirdi…
Nitekim öyle oldu…
Rose ondan vazgeçmedi…
Camille ise tutkularını takıntıya çevirdi…
Ona sahip olamadıkça, ondan nefret etti…
Ondan nefret ettikçe, hayatına paronayayı soktu…
1906’da bir gece geçirdiği sinir krizi sonucu birçok eserini parçaladı…
Akıl sağlığını kaybettiği gerekçesiyle ailesi tarafından bir hastaneye kapatıldı…
Kardeşi Paul’a yazdığı mektupta şöyle diyordu:“Akıl hastanesi! Evim diyebileceğim bir yere sahip olma hakkım bile yok!.. Onların keyfine kalmış işim!..
Bu, kadının sömürülmesi, sanatçının ölesiye ezilmesi…
Mahsus kaçırdılar beni, onlara tıkıldığım yerde fikir vereyim diye, yaratıcılıklarının ne kadar sınırlı olduğunu biliyorlar çünkü…
Kurtların kemirdiği bir lahana gibiyim şimdi…
Yeni filizlenen her yaprağımı büyük bir oburlukla mideye indiriyorlar…” “Bilmiyorum, kaç yıl oldu buraya kapatılalı, ama tüm hayatım boyunca ürettiğim eserlere sahip çıktıktan sonra şimdi de kendilerinin hak ettikleri hapishane hayatını bana yaşatıyorlar…
Bütün bunlar Rodin şeytanının başının altından çıkıyor…
Kafasında bir tek düşünce vardı zaten kendisi öldükten sonra benim sanatçı olarak atılım yapıp onu aşmam, bunu engellemek için de yaşarken olduğu gibi ölümünden sonra da ben hep mutsuz kalmalıydım…
Her bakımdan başarıya ulaştı işte!..
Bu esaretten çok sıkılıyorum…
Eve hiç dönemeyecek miyim, Paul?” 1920 yılında doktoru, ailesine kızlarını eve kabul etmeleri için bir mektup yazdı ama annesi ve kız kardeşi onun Rodin’le hayatını onaylamamışlardı ve doktorun mektubuna cevap vermediler…
Çok sevdiği ve onu anlayan babası ölmüştü zaten…
Kardeşi Paul onu her beş senede bir hastanede ziyaret etti…
Uğruna akıl hastanelerine düştüğü, “Düşünen Adam” heykelinin yaratımcısı Rodin, Camille’ye bir daha geri dönmedi…
Rodin, kendisini hep beklemiş olan Rose’la ölümünden bir sene önce “mükâfat” kabilinden evlendi…
Rose 70 yaşından sonra “evlilik” mükâfatına kavuştu…
Ona hayatını veren, ama hiçbir zaman taviz vermeyen öğrencisi Camille Claude ise 19 Ekim 1943’te 33 yılını akıl hastanesinde geçirdikten sonra tek başına öldü…
Şöyle söylediği bilinir:
“Bu kadar yalnız kalmak için ben ne yaptım?..”
3 Nisan 2018 Salı
Yalnız değiliz..Ruhsal sağırlık: Sesler açık büfe, afiyet olsun!
Nasıl geçti günün? Trafik yeterince sıkışık mıydı? Haberler yeterince sıkıcı mıydı? Düşün bakalım en çok hangi sesi duydun bugün? Neyi dinledin dikkatlice? İnşaat seslerini mi? Gün boyu gezdiğin sokaklarda aklında kalan ses ne? Akbil biplemesi mi?
En çok hangi sesi duydun? Neyi dinledin dikkatlice?
Diyorlar ya hani, her gazeteyi açtığında görürsün o klasik başlığı: “Çağımızın hastalığı…” Depresyonu, hiperaktivitesi, stresi… Noktaların önüne ne koysalar gidiyor peynir ekmek gibi. Bence çok uzaklarda arıyoruz çözümü. Bak ben söyleyeyim hastalığın net ismini: “Ruhsal sağırlık.” Hastalığın semptomları belli. Öyle yorumluk bir durum yok. Kendini dinlemeyen, hayatı duyamaz. Dinlemezsen, duymazsın. Duymazsan doymazsın. Net.
Doymak demişken insanların en çok heyecanlandığı üç sesin ne olduğunu biliyor musun? Sondan başlayayım. Üçüncüsü pişen et sesi. Sen doymaya duyarak başlıyorsun. Sonra kokuyor mis gibi. Yiyorsun Vedat Milör kıvamında şapırdatarak. Bu, hayatın temeli. Yemek nihayetinde ama üçüncü sırada.
İkinci sırada ne var? Telefon bildirimleri… SMS sesi, Whatsapp mesaj bildirimi, ıvır zıvır işte biliyorsun hepsini. Neden? Ödül işte. Biri bizi arıyorsa ilgi görüyoruz demek. Facebook’ta bana yorum yapıldığında fark ediliyorum demek. Bildirimi de duyuyorum ya dünyalar benim oluyor. Çiling! Oh bir like daha cepte. İyice biriktireyim de ölümsüz olacağım yeterli sayıya ulaştığımda. Kalıcı olacağım. Yeterince değerli olacağım başkalarının gözünde.
Çok karamsar geldiyse birinci sıradaki sesi de söyleyeyim. ATM’deki para sayma sesi. Bizi etten, yani temel hayatta kalma prensibimizden daha çok heyecanlandırıyor. Bundan garip bir şey yok çünkü banknotları yeterince yersek tok tutuyor değil mi?
Hep açız!
Tutmuyor. İşte onun için hep açız sabah işe giderken. Akşam yorgun dönerken. Televizyon izlerken. Alışveriş yaparken. Hep açız. Ağzımızdan yemek giriyor midemize ama ruhumuza ulaşamıyor bir türlü. Dinlemiyoruz çünkü. Hani var ya ruhun gıdası: Müzik. Kulaklıkları takıp hayata kapatınca kurtulamayız bu açlıktan. Çikilop gibi midemizi tutar ancak. Fast-food şekli yeriz seçtiğimiz müzikleri, kulaklığı çıkarınca sanki hiç doymamışız gibi… Çünkü duymuyoruz hayatın içindeki sesleri.
Para sayma makinesi diyince hemen geliyor kulaklarımıza sesi değil mi? Peki, kendi kahkahamızı bu kadar net anımsıyor muyuz gözlerimizi kapayınca? Hatta en son ne zaman gözlerimizi kapatıp hayatı dinledik? Acele etmeden… Bir yere yetişmeden… Hayatı es geçmeden…
Şimdi niye anlatıyorum bunları?
Grundig uzun süren sessizliğini önce #sesiniaç diyerek bozdu. “Sevdiğin şeylerin, mutluluğun, duygularının sesini aç” diye başladı görünmeye. Şimdi de “Duymadığınız sesler” diyor yeni kampanyasında. Marka, reklam, sistem ne dersek diyelim. Adamlar ısrarla bir şey anlatmaya çalışıyor. Daha doğrusu bir şey hatırlatmaya… Unuttuğumuz, derinlere gömdüğümüz duyguları harekete geçirecek sesleri duymaya, dinlemeye yeniden başlamaya teşvik ediyor ısrarla.
Yani diyor ki “duymadığın sesleri dinle.” Bugün kafanı önüne eğme. Telefonuna kilitlenme. Bak etrafına ama kulaklarınla. Vapurda giderken 100’üncü defa dinlediğin şarkı yerine, hava ne soğuk olursa olsun bu sefer motorun, dalgaların, martıların sesini dinle. Hatta soğuğu dinle. Rüzgarı, yağmuru, gülen insanları dinle. Bırak şimdi şikayetleri. Elini göğsünün üstüne koy. Kalbini dinle. Kıyafetin, evin, araban değil, o her gün mükemmel şekilde işleyen ritim seni yaşatan. Aşık olunca yükselen, sakinleşince düşen, hapşurunca duran, doğduğunda başlayan o nabız işte yaşamın en temeli. Bu kadar basit. Karmaşıklaştırıp ruhumuzu sağır eden biziz. Kendimiz duymadığımız sesleri dışarıdan bekleriz.
Yazıyı sonuna kadar okuyan dostum. Artık biliyorsun. Senin yükün daha ağır. Dinlemediğin, duymadığın her gün, bilmeyenlerden daha çok acı çekecek, daha çok öldüreceksin kendini. Yapma. Hemen, şimdi, bu anda yaşa! Bugüne kadar yeterince zaman kaybettin zira. Görmeye ve duymaya yeniden başla.
8 Kasım 2017 Çarşamba
Sadece sen..
Oysa tek başınalık dayanıklılıktır. Bir dost gibi hissedilmelidir.
Her türlü şartlanmadan bağımsız olarak sadece kendi kendinize eşlik ederek daha çok zaman harcayın ve bunu bilinçli olarak yapın.
Ne kadar çok yalnız kalırsanız, sıradan olaylar o kadar çok ortadan kalkar ve tanıştığınız insan sayısı azalarak daha güçlü karşılaşmalar ve daha gerçek olaylar için yer açılmış olur.
Stefano D’Anna


