3 Ocak 2018 Çarşamba

Madde.

Maddenin hiçliği..

Kaliforniya Üniversitesi'nden parçacık fizikçisi Fred Alan Wolf, atomla ilgili olarak bu gerçeği şu şekilde açıklamıştır:

“... bizim yaşadığımız gezegendeki hayatın, evrenin ne kadar boş olduğunu düşündüğümüzde, bir sürpriz olduğunu anlayabiliriz. Aslında, evrenin %99'dan fazlası hiçbir şeydir! Evrenin endişe verici bir hızla genişlemekte olduğunu dikkate alırsak, daha önce hiç olmadığı kadar çok hiçlik meydana gelecektir! Buna bu şekilde bakmak bizde hayranlık uyandırıcı bir saygı oluştururken, atom altı parçacıkların mikrodünyasını dikkate aldığımızda, durum daha da fenalaşır. Deyim yerindeyse, hiçbir şey yoktur.

Osiris ve böcek.

Eski Mısırlılar, bilimsel adı Scarabaeus sacer olan, bok böceğinin, Güneş tanrısının belirtisi olduğuna inanıyorlardı.güneş diskini sırtında taşıyan bok böceği simgesi, güneşin gökyüzünde yaptığı dönüşü temsil ediyordu. “Mısır’ın Eski Mirası” adlı kitabın yazarı Rodman Clayson, şunu yazıyordu:
“Genellikle yanında kanat bulunan kalp bok böcekleri denen nesneler, cenaze töreni ile ilgili kullanılan muskalardı. Taştan yapılmış kalp bok böceği, mumyanın göğsüne yerleştirilirdi ve bu, suçlu ruhun mahşerde Osiris’in huzurunda durması gerektiğini göstermektedir. Bu şekilde kullanılmış olan bok böceği, muhtemelen kötü bir hayat geçirmekten kurtulmayı güvence altına almak içindi”Eski Gizemli Rosae Crucis (AMORC), merkezi San Jose, California’da bulunan bir Gül-Haç topluluğudur. Pek çok gizemli ve gizli Mısır öğretilerine dayanan bir topluluk olarak, AMORC, kendi edebiyatının ve ayin faaliyetinin çoğunda, bok böceği sembolünü kullanmaktadır. Mısır büyü dünyası, Gül-Haç tarikatları, Teosofi ve Altın Şafak dahil gizli esrarengiz topluluklar tarafından uzun süredir benimsenmektedir.

2 Ocak 2018 Salı

Ateş.

Nasıl Seveceğini Bilmeden Sevmek, Sevdiğimiz Kişiyi Yaralar
Anlamak, sevginin diğer adıdır
Bir başkasının acısını anlamak, o kişiye verebileceğiniz en büyük hediyedir. Anlamazsanız, sevemezsiniz.
Birinin bizi anladığını, olduğu gibi gördüğünü hissetmek hepimizin ihtiyaç duyduğu bir şeydir. Ama bunu teorik olarak kavrasak bile, kendi düşüncelerimizin, duygularımızın ve sıkıntılarımızın içinde o kadar kayboluruz ki, çoğu zaman karşımızdakine bu anlayışı gösteremeyiz. 
Çoğunlukla başkalarını anladığımız veya sevdiğimiz için değil, kendimizi hissettiğimiz acılardan uzaklaştırmak için birilerine “çarpılırız”. Ancak gerçekten kendimizi anlayıp sevdiğimizde, başkalarına da gerçek sevgi duyabiliriz.
Bazen boş hissederiz, bir şeylerin büyük eksikliğini duyarız. Sebebini anlayamayız, çok belirsizdir. Ama yine de bu boşluk çok güçlüdür. Sürekli olarak iyi bir şeyler olmasını bekleriz, daha az yalnız hissetmemizi sağlayacak şeyler, daha az boş hissetmemizi sağlayacak şeyler. Kendimizi ve hayatı anlama arzusu çok kuvvetlidir. Sevme ve sevilme arzusu da çok kuvvetlidir. Sevmeye ve sevilmeye hazırızdır ve bu çok doğaldır. Ama boş hissettiğimiz için, sevgimizi yansıtacak bir obje ararız. Bazen kendimizi anlayacak fırsatımız olmamıştır, ama objeyi bulmuşuzdur. Tüm istek ve arzularımızın o kişi tarafından gerçekleştirilemeyeceğini fark edince de, yine boş hissetmeye başlarız. Bir şey bulmak isteriz, ama ne aradığımızı bilemeyiz. Hepimizde sürekli bir istek ve beklenti vardır, hep daha iyi bir şeylerin olmasını bekleriz. Bu yüzden email hesabımızı veya sosyal medyayı defalarca kontrol ederiz
Eğer bir bardak suya, bir avuç dolusu tuz atarsanız, o su içilmez olur. Ama bir avuç tuzu bir nehre atarsanız, insanlar hala o sudan içip, yemek pişirebilirler. Nehir kocamandır, kabullenme ve dönüştürme yetisi vardır. Kalbimiz küçükse, anlayışımız ve merhametimiz limitlidir, ve acı çekeriz. Diğer insanları ve hatalarını kabullenemeyiz ve değişmelerini bekleriz. Ancak kalbimiz büyüdüğünde, böyle şeyler bize acı çektirmez. Çok fazla anlayış gösterebiliriz ve diğer insanları kabulleniriz. Onları oldukları gibi kabullendiğimizde, değişim şansları da olur.
Bu durumda, asıl soru kendi kalbimizi nasıl büyütebileceğimiz. Bunun yolu da kendimizi anlamak, kendi acılarımızı fark edip kendimize şefkat göstermeye başlamaktan geçiyor. Kendimizi mutlu etmeyi öğrendiğimizde, sevme yeteneğimizi de geliştirmiş oluruz.
Sevgi öğrenilen dinamik bir etkileşim olduğu için, çoğumuz anlayış (ve yanlış anlayış) sistemimizi küçük yaşta başkalarından kopyalayarak öğreniriz. Eğer ebeveynlerimiz birbirini sevmediyse, sevginin neye benzediğini nerden bilebiliriz ki? Ebeveynlerin çocuklarını bırakabilecekleri en değerli miras para, ev, arsa değil kendi mutluluklarıdır. Eğer mutlu ebeveynlere sahipsek, en büyük zenginliğe sahibizdir.
Gerçek sevgi, dört elementten oluşur: iyilik, merhamet, neşe, ve sakinlik.
Sevgi dolu iyilik, diğerlerine mutluluk verebilmektir. Ancak, siz mutluysanız başkalarına mutluluk verebilirsiniz. Kendinizi kabullenip sevdiğinizde başkalarına da mutluluk vermeniz mümkün olur.
Eğer yeterince anlayış ve sevginiz varsa, yaşadığınız her an – kahvaltı da hazırlasanız, araba da sürseniz, bahçeyi de sulasanız – mutlu bir an olabilir.
Derin bir ilişkide, partnerinizle aranızda bir sınır yoktur. Siz o’sunuzdur, o da siz. Sizin acınız onun acısıdır. Mutluluk ve acı artık kişisel meseleler değildir. Artık “Bu senin problemin.” gibi bir şey hissedemezsiniz.
Dört ana elemente yardım eden iki element de saygı ve güvendir. Birini sevdiğinizde, ilişkide saygı ve güven vardır. Güven olmayan sevgi, henüz sevgi değildir. Öncelikle kendinize güvenmeli ve saygı duymalısınız. İyi ve merhametli bir doğanız olduğuna güvenin. Gerçek sevgi, hem kendinize hem karşınızdakine güvenip saygı duymadan var olamaz.
Bu saygı ve güveni yaratacak şey ise karşınızdakini dinlemektir. Bu hepimize milyon kez büyüklerimiz, öğretmenlerimiz, psikologlar, terapistler tarafından söylenmiştir, bu yüzden bağışıklık kazanmış olabiliriz. Ama yine de zarif ve şiirsel dille söylendiğinde belki ruhunuza ulaşabilir:
Birini nasıl seveceğimizi anlamak için, onu anlamamız gerekir. Anlamak için de, dinlememiz gerekir.
Birini sevdiğinizde, o kişiyi rahatlatabilmeli ve acısını dindirebilmelisiniz. Bu bir sanattır. Eğer o kişinin acılarının kökünü anlayamazsanız, yardımcı olamazsınız, tıpkı bir doktorun sebebini bilmeden hastalığınızı iyileştiremeyeceği gibi.
Daha çok anladıkça, daha çok seversiniz, daha çok sevdikçe, daha çok anlarsınız. Bu, bir gerçekliğin iki yüzüdür.
Bir ilişkide, partnerinizle beraber var olduğunuzu görebilirseniz, onun acısının sizin acınız, onun mutluluğunun sizin mutluluğunuz olduğunu fark edeceksiniz. Bu bakış açısıyla, farklı konuşup, farklı davranacaksınız. Sırf bu bile, çok fazla acıyı dindirebilir.
Efsanevi Zen hocası D.T Suzuki’nin akıllara kazınmış “içinde yaşadığımız ego kabuğu, büyüyüp aşması en zor şeydir.” aforizmasını destekleyen “Ben” anlayışının, karşılıklı anlaşılmanın nasıl önüne geçtiğini açıklıyor:
Çoğunlukla, “Seni seviyorum” dediğimizde, sevme işini yapan “Ben” kişisine odaklanırız. Bunun sebebi benlik algısına takıldığımız içindir. Bir benliğimiz olduğuna inanırız. Aslında bireysel bir benliğimiz yoktur. Bir çiçeği çiçek yapan şeyler çiçek olmayan şeylerdir, klorofil, su ve güneş ışığı gibi. Çiçekten çiçek olmayan her şeyi çıkarırsak, geriye çiçek kalmaz. Bir çiçek tek başına var olamaz. Sadece bizimle beraber var olabilir. İnsanlar da böyledir. Kendi başımıza var olamayız.

Ses frekansı..

Sesin sırrını bilen, evrenin sırrını da bilir.
__"Tarih boyunca dinî öğretiler ve gizli dinî ilimlerin çoğu zaman ses, söz,harf ve sayı sembolizmi üzerinde kurulması dikkati çekmektedir
Sesin evren ve insanın yaratılışında yaratıcı güç olarak varoluşu Hermetik metinlerde, Hintlilerin kutsal kitaplarında, antik felsefede, semavî kitaplarda göze çarpmaktadır. İslamî tasavvuf şiirinde de ses nefes ve ruh ilişkisi çok yaygın bir motiftir.
Mistisizmde ses, söz, harf ve sayıların kökeninin adeta gayb âlemiyle ilişkilendirilmesi gözlemlenmektedir 
ve her şeyin – evren ve insanın yaratılışının
ses veya sözün aracılığıyla ortaya çıkması belirtilir.
Semavî kitaplardan İncil’de de 
söz mistisizminin açık ifadesine 
ve sözün Tanrısal menşeli olmasına ilişkin fikre rastlıyoruz:
“Başlangıçta Söz vardı. Söz Tanrı’yla birlikteydi ve Söz Tanrı’ydı.
Başlangıçta O, Tanrı’yla birlikteydi. 
Her şey O’nun aracılığıyla var oldu,
var olan hiçbir şey O’nsuz olmadı. 
Yaşam O’ndaydı ve yaşam insanların ışığıydı.
Işık karanlıkta parlar ve karanlık onu alt edememiştir… 
Söz insan olup aramızda yaşadı.”
Yuhanna’nın İncil’inin kelamın ali makamının tasviriyle başlayan 
bu ilk cümleleri ilmî edebiyatta 
Hurufiliğin düşünce kaynaklarından sayılmaktadır.
“Bil ki kelamın bütün esrarı kelimede, 
kelimenin bütün esrarı harflerdedir.
Harfler, Elif’te yer alır. “Elif” ise noktadır. 
O halda nokta bütün bunların esasıdır”
Sözün yalnız ilkin sebep değil, mistik kaynaklı olmasıyla ilgili konulara üstü kapalı şekilde Kur’an’da da işaretler vardır:
“O, arzusuna göre de konuşmaz.” (Necm, 53/3)
Hadislerden birinde denilir: 
“Gerçekten de söz söyleyişte büyü vardır”.
Mistisizm tarihiyle ilgili kaynak ve araştırmalardan mistisizmde sesin adeta söz değerinde olması belli olmaktadır.
Eski Yunanlarda söz (“logos”) 
aynı zamanda “fikir”, “akıl” vs. idi.
Söz ve tefekkür birliğini sofistler ve stoikler de savunurlardı.
Mitopoetik düşüncede
söz sahibi Tanrısal âlemle bu âlem arasında bir aracı, köprüdür.
Çünkü söz
yükü taşımaktadır.
Söz sıkı surette hem insan düşüncesiyle bağlıdır, 
hem de gayri insani bir düzen ve orantını yansıtıyor.
 yaradılış sürecinin beyanında tarihin bütün dönemlerinde bütün mistikler, bütün peygamberler ve dünyanın bütün düşünürleri birinci yeri sese vermişlerdir.
sesin sadece boş, hiç bir anlam ifade etmeyen ses değil, 
somut bir bilgiyi belirten,
manaya malik bir ses-söz olmasıdır.
Genellikle mistisizmde çoğu zaman
söz mahiyet olarak, 
ses ise tezahür olarak gözükür.
Ses her hangi bir varlığın tezahür şeklidir 
ve varoluşunun göstergesidir.
Söz konusu mistisizmde
sesin tüm şekilleri – aktif ve pasif varyantları da 
dikkate alınmaktadır.
Böyle ki, bu mistisizm insana özgü ses, söz, konuşma ve konuşmama (dilsizlik dili), net ifade ve karışık nutuk, evrende mevcut olan duyulan ve duyulmayan sesler
, renk, ışık ve müziği çevrelemektedir.
Matematik, müzik ve ses mistisizmini 
mantık ve gizemli ilimler aracılığıyla sentez eden 
Pisagor’un öğretisi bunun belirgin örneğidir.
Pisagor “Kutsal söz”adlı kitabında 
bu kutsal ilmin teorik esasını belirtti.
Bu da çok ilginçtir ki, ilk mistik, 
Tanrısal ve insansal özelliklerin sentezi olarak algılanan Hermes’e
değişik geleneklerde çeşit çeşit ad ve fonksiyonlar verilse de, 
onun birkaç özelliği değişmez olarak kalmaktadır. 
Bunlardan biri de onun söz ve müzikle ilişkisidir...


Yaratıcı..

"Sevilen aslında daima Tanrı’dır, aşk ise tapınağındır. Neye aşk duyarsan duy, kime sevdalanırsan sevdalan, aslen aradığın Tanrı’dır. Gerçek sevgili’nin O olduğunu bilmeden arayışının yönü hep O’nadır. İçindeki aşktan dolayı, aşk için gözünden yaşlar dökülürse pek âlâdır.. O göz yaşları bil ki duadır! Göz yaşların, ettiğin bütün dualardan daha gerçek duadır. Çünkü gerçek dua;, arzuların, taleplerin değil; içindeki coşkunun frekansıdır. Dua, gerçek yaşamdır, OLMAK’tır."