1 Haziran 2018 Cuma

Ab-ı Hayat :Ölümsüzlük suyu.

İçeni ölümsüzlüğe kavuşturduğuna inanılan efsanevi su.

İslam-Türk kaynaklarında ve edebi mahsullerinde aynü’I-ha yat, nehrü’l-hayat, ab-ı cavidani, ab-ı zindegi, hayat kaynağı, hayat çeşmesi, bengi su, dirilik suyu, bazan da Hızır ve İskender’e atfen ab-ı Hızır veya ab-ı İskender vb. çeşitli isimlerle anılan bu efsanevi su, aslında bütün dünya mitolojilerinde mevcut  bir  kavramdır.  İnsanın  yeryüzünde  görünmesinden  itibaren hemen her toplumda hayatın kısalığı, buna karşılık yaşama arzusunun çok kuvvetli oluşu, ona daima  sonsuz  bir hayat fikri ilham etmiştir.  Bu  eğilimin çeşitli toplumlarda bazı mitolojik ürünleri ve  insanların  ebedi bir hayat aramak için verdikleri mücadeleleri anlatan birçok edebi eser ortaya çıkmıştır. En önemli örnekleri Gılgamış destanı ve İskender efsanesidir. Bu örneklerde suyun önemi hemen farkedilir. Çünkü böyle bir ebedi hayat sağlayan suyun (ab-ı hayat) varlığına olan inancın doğuşunda, gerçek hayattaki suyun bütün canlılar için taşıdığı  önemin rolü çok büyüktür. Onun hayat  verici, diriltici, yapıcı ve canlılık kazandırıcı özelliği çeşitli inanç sistemlerinde  kendini göstermiş ve ölümsüzlük  kazandıran ab-ı hayat efsanesinin doğmasına uygun  zemin hazırlamıştır.

Efsanelerin dışında, ab-ı hayata Kur’an-ı Kerim’de Hz. Musa ve Hızır kıssası anlatılırken (bk. el-Kehf 18/60-82), dolaylı olarak değinilmiştir. Ayet metinlerinde anlatılanlar özetlenecek olursa; İsrailoğulları’nın  peygamberi Hz. Musa bir gün genç arkadaşıyla birlikte. kendisiyle buluşması emredilen şahsiyetle görüşmek üzere yola çıkar. Buluşma  mevkii  “iki  denizin  birleştiği yer” (mecmau’l-bahreyn)dir. Hz. Musa burasını tanıyabilmek için yanına azık olarak aldığı balıktan faydalanacaktır. Çünkü balığın canlanıp denize atlaması. buluşma yerini belirleyen bir işarettir. Ancak Hz. Musa’nın genç arkadaşı, deniz  sahilinde  uğradıkları  kayanın yanında balığın canlanarak denize atladığını ona haber vermeyi unutmuştur. Yolda yemek için konakladıklarında ise durumu kendisine anlatır. Bunun üzerine Hz. Musa tekrar o yere döner ve gerçekten aradığı kişinin orada bulunduğunu görür. Kendisine Allah tarafından “rahmet· ve “gizli ilim” verilen bu kulun Hızır adını taşıdığı, başta Buhari ve Müslim olmak üzere, Ebü Davud, Tirmizi ve el-Müstedrek’te yer alan bazı hadislerde bildirilmiştir. Kur’an-ı Kerim’de ve Buhari dışındaki hadis kaynaklarında Hz. Musa ile arkadaşının yanlarına azık olarak aldıkları tuzlu balığın nasıl dirildiğine dair herhangi bir açıklama yoktur. Sadece Buharide mevcut değişik bir rivayette bu sebebin açıklandığı görülmektedir. Bu hadise göre, “Hızır’la buluşacakları kayanın dibinde bir kaynak (ayn) vardı ki buna ‘hayat kaynağı’ (aynü’l-hayat. ab-ı hayat) deniyordu. O suyun temas edip de diriltmediği hiçbir şey yoktu.  İşte  balığa bu sudan sıçramıştı” (Buharı, “Tefsir, Süretu’l-Kehf”, 4). Ab-ı hayat kavramı na İslam ilahiyatı literatüründe rastlanılan ilk yer burasıdır. Ancak, Buhari bu hadisi öteki rivayetlerin ardından, isnad zincirini vermeksizin ve şüpheli bir rivayet tarzında zikrederek söz konusu rivayete güvenmediğini ortaya koymak istemiştir. Bununla  birlikte bu hadis Hızır meselesinde çok önemli yeri olan mitolojik ab-ı hayat kavramının o devir Arap toplumunda gayet iyi bilindiğini belgelemiş olmaktadır.

Büyük İskender’in adı etrafında teşekkül eden İskender efsanesi, yazıldığı yerlerde pek çok mahalli unsuru da alarak zenginleşmiştir. Milattan önce anlatılan bu Grekçe efsane, milattan sonra 300 yılları civarında tamamlanmıştır. İskender efsanesi Süryanice’ye de aktarılmış, Süryanice metinde İskender’e “iki  boynuzlu”  lakabı da eklenmiştir. Arapça’daki Zülkarneyn’in bunun tercümesi olduğu öne sürülmektedir. Bu efsanenin Grekçe ve Süryanice metinlerde şu şekilde anlatılır; İskender, insana ebedi hayat bahşeden bir çeşme (ab-ı hayat) olduğunu alimlerden öğrenir. Bunu  aramak için ordusuyla yola çıkar. Yolda çeşitli olaylar sebebiyle askerlerinden ayrılmak zorunda kalır. Yanında sadece aşçısı vardır.  Aşçı  yemek  hazırlamak için bir çeşmeye gider.  orada  azıkları olan tuzlu balığı yıkamak ister.  Fakat balık suya değer değmez canlanır ve içine atlayıp kaybolur. Aşçı  bu  suyun ab-ı hayat olduğunu anlayıp bir  miktar içer ve geri döner. Başına gelenleri İskendere anlatır.  İskender  aşçının  tarif ettiği yeri ararsa da bulamaz ve kızarak onu öldürmeye  karar verir. Ancak bir  türlü  öldüremeyince   boynuna   bir taş  bağlayarak  denize  attırır.  Burada aşçı bir deniz cini olur  ve ebedi hayatına devam eder.

Ortadoğu’da gerek gayri müslimler, gerekse onlar aracılığıyla müslümanlar arasında benimsenip yazıya geçirilen İskender efsanesi. Ortaçağ İslam dünyasında  son  derece yaygınlık kazanmıştır. Gılgamış destanındaki ·su içinde otun sağladığı ebedi hayat” kavramı ve bunun Gılgamış tarafından aranması. İskender  efsanesine  kaynaklık  etmiş olabilir. Çünkü M.Ö. 3000-2000 yıllarına kadar inen Mezopotamya destanının. İskender efsanesinin teşekkülü sırasında, İskender’in ebedi hayat veren suyu araması epizodu olarak kullanılması. Coğrafi mevki ve kültürel çevre olarak imkansız değildir.

Kaynakça

Ahmet Yaşar Ocak  “AB-I HAYAT”, TDV İslâm Ansiklopedisi, C.I, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, İstanbul 1994.

HZ. HIZIR ..Tasavvufçulara göre Hz. Musa zahir ilmini, Hz.Hızır da Batın ilmini (Hakikat) temsil eder. Dört kapının son halkasıhakikattir. Hz. Hızır Allah tarafından sunulup, kalbe yerleştirilenLedün İlmini Hz. Musa’ya vermekle ona mürşitlik etmiştir.

Hazreti hızır.Esrarlı kimliği ile her zaman ilgi odağı bir kişilik olan Hızır (a.s.), genel İslam coğrafyası dışında özellikle Anadolu’da daha büyük itibar görmüş ve geleneksel halk inancında önemli bir konuma yerleşmiştir. Etimolojik olarak Arapça kökenli olup, yeşillik manasına gelmektedir. Tarihi kimliği ve hayatı hakkında net bilgilere ulaşılamamaktadır. Halk söylencelerine göre Büyük İskender döneminde yaşadığı ifade edilmektedir. Ölümsüzlük ve Ab-ı Hayat ile doğrudan ilişkili olan hikayesi, oldukça ilgi çekici ve fantastik bir kurguya sahiptir.
Firdevsi’nin İskendername’sinde, Büyük İskender’in maiyetindeki bir danışman olduğundan bahsedilmektedir. Büyük İskender’in seferlerine katılmış ve nihayetinde karanlıklar ülkesinde bulunan Ab-ı Hayat’ı bulmak için onunla beraber çabalamıştır. Bu serüvenlerinde Büyük İskender istediği başarıya ulaşamazken Hızır ve İlyas bu sudan içerek ölümsüzlük elde ederler.
Kur’an-ı Kerim’de Hızır(a.s.)’a dair bir bilgi bulunmamakla beraber, Kehf suresinde Hz. Musa ile yaptığı yolculuktan bahsedilmektedir. İki denizin birleştiği yer olarak ifade edilen Mecma’ul Bahreyn olarak adlandırılan yerde buluşan Hızır(a.s.) ve Hz. Musa, tasavvufta Mürşit ve Mürid’i temsil etmektedirler. Mürşit, Mürid’i batınî bilgi ile donatmak ve eğitmekle yükümlüdür. Hızır (a.s.) ve Hz. Musa arasında geçen mesele de bunu anlatmaktadır. Olayların perde arkasını bilen Hızır, Hz. Musa’nın kendisine eşlik etmesini başta kabul etse de bütün hadiselere zahiri gözle bakan Hz. Musa ile yolları çabuk ayrılır. Sadece Hz. Musa’nın değil yakın dönemde yaşamış Ladikli Ahmet Ağa’ya kadar bir çok ehl-i tasavvuf’un Hızır’dan bizzat eğitim aldığı iddia edilir.
Carl Gustav Jung, “Dört Arketip” isimli kitabında Kehf Suresi’nin bir bölümünü analiz etmiş ve ilginç tespitlerde bulunmuştur.
“Musa, kendilik ile ilgili sarsıcı bir deneyim yaşamış ve bilinçdışı süreçleri muazzam bir açıklıkla görmüştür. Daha sonra, imansızlardan sayılan kavminin, Yahudilerin yanına gidip yaşadığı deneyimi bir gizlem öyküsü biçiminde anlatırken, kendinden söz etmek yerine, ‘İki Boynuzlu’dan söz etmiş olabilir. Musa’nın kendisinin de “boynuzlu” olması(*), kendi yerine Zulkarneyn’i koymasını açıklıyor. Sonra bu dostluğun hikayesini, Hızır’ın arkadaşına nasıl yardım ettiğini de anlatmıştır. Zulkarneyn, önce güneşin battığı yere, sonra da güneşin doğduğu yere gider. Yani Musa, güneşin ölümden ve karanlıktan geçerek yeniden doğuşunu anlatır. Bununla, Hızır’ın insanın yalnızca bedensel sıkıntılarda yanında olmadığı ve yeniden doğuşuna da yardımcı olduğu ima edilmektedir. Fakat bu hikayede Kur’an, birinci çoğul şahıs kipiyle konuşan Allah ile Hızır arasında bir ayrım yapmaz. Ama daha önce anlatılan yardım faaliyetlerine bu kısımda da devam edildiği açıktır, buradan da Hızır’ın Allah’ın bir simgesi ya da ‘enkarnasyonu’ olduğu anlaşılmaktadır. Hızır’ın İskender’le dostluğu yorumlarda önemli bir rol oynar, keza İlyas Peygamber’le ilişkisi de öyle. Vollers, Gılgameş ve Enkidu ikilisiyle de paralellik kurmaktan çekinmez.”
Alevi-Bektaşi süreğinde Hızır, Hz. Ali’nin bir varyantı olarak algılanmaktadır.
“Merdi Meydan eylemektir iyi er,
Gafil olma kardeş ışığın söner,
Her gördüğün Hızır bilmektir hüner,
Hızır-İlyas, Şah-ı Merdan Ali’dir”
Şükrü Metin Baba
Şubat ayı, Hızır ayı olarak adlandırılıp bu ayda üç günlük Hızır Orucu tutulur. Bu orucun kaynağı olarak İnsan (Dehr) Suresi’nin 7-8-9. Ayetleri gösterilmektedir.
“7- O kullar adaklarını yerine getirirler. Kötülüğü her yanı kuşatmış bir günden korkarlar.
8- Onlar, seve seve yiyeceğini yoksula, yetime ve esire yedirirler.
9- (Yedirdikleri kimselere şöyle derler:) ‘Biz size sırf Allah rızası için yediriyoruz. Sizden bir karşılık ve bir teşekkür beklemiyoruz.’”
Bu ayetlerin nazil olmasına sebep olarak şu olayın gerçekleştiği anlatılmaktadır:
“İmam Hasan ve İmam Hüseyin çocuk iken hasta olurlar. Çocukların iyileşmesi için Hz. Ali ve Hz. Fatıma üç gün oruç tutmayı dilerler. Çocuklar iyileştikten sonra oruç tutmaya başlarlar. Oruçlarının ilk günü, oruç açacakları vakit kapıya bir yoksul gelir. Aç olduğunu, Ehl-i Beyt’in kendisini doyuracağını bilerek bu kapıya geldiğini söyleyince, sofralarında ne varsa bu yoksul kimseye verirler. İkinci gün yine oruç açma vakti kapıya bir yetim gelir. Yetim de açlığını ancak Ehl-i Beyt’in gidereceğini bilerek gelmiştir. Yine sofralarında ne varsa yetime verirler. Üçüncü gün yine oruç açma vakti kapıya bir esir gelir. Esir de bilir ki karnını doyuracak olan Ehl-i Beyt’tir. Yine sofralarında ne varsa bu esire verirler.”
Menkıbeye göre kapıya gelen yoksul, yetim ve esir aynı kişi olup aslında bir çok surette görünebilen Hızır’dır. Hz. Ali ve Hz. Fatıma’nın sabrını ölçmek ve örnek kişilikler olduklarını ispat etmek niyetiyle böyle bir davranışta bulunmuştur. Halk inancına göre, bu orucu tutan bekarlar oruç sürecinde su içmezler. Su içmeme sebepleri, orucun bittiği gece rüyalarında evlenecekleri kişiyi göreceklerine inanmalarındandır. Birçok kişi, gerçekten evlendiği kişiyi rüyasında gördüğünü ifade etmektedir.
Şubat ayı içerisinde orucun yanı sıra, yine Hızır aşkına cemler yapılmaktadır. Bu cemlerde Hızır için dualar edilmekte, dara düşenlerin carına yetişmesi için yalvarılmaktadır. Diğer cem ayinlerine göre daha yüksek katılım sağlanan cemlerdir.
Alevi-Bektaşi edebiyatında Hızır, yoğun kullanılan figürler arasındadır. Hızırname adıyla eserler yazılmış ayrıca nefeslerde çokça ismi anılmıştır. Özellikle ozanların sıkıntılı dönemlerde yardıma çağırmak için yazdığı nefesler önemli miktardadır.
“Fakir Edna’m der ki bu sırra eren
Üstadım Hatayi dârına duran
Tamuda yanar mı nurunu gören
Yetiş Hızır Nebi sen imdad eyle”
Fakir Edna
“Tipi duman sardı ovayı dağı
Afetlerden kurtar oğul uşağı
Bugün çok dar gündür yalvarmak çağı
Yetiş carımıza Hızır ya Hızır”
Cafer Tan
“Seni seven canlar elini açmış
Hızır günü diye duaya durmuş
Nebilik velilik tek sana gelmiş
Yetiş yardım eyle bozatlı Hızır”
Kemter Derviş
Allah’ın yeryüzündeki gölgesi olmak gibi bir noktada inananların gönüllerinde yer edinmiş, çağrıldığı demde yardıma yetişen o ulu sultan; gönüllerde aşkı filizler, gönülleri yetişmesi ile yeşillendirip, umudu tükenmiş gönüllere baharı getirir. İlm-i Ledün sahibi oluşu ile her şeyden haberdar ve zaman kavramının ötesinde, hem lamekân hem lazaman boyutundadır. Zaman ve mekan ile işi olmadığından, ne zaman doğduğu bilinmeyen ve kıyamet gününe kadar yaşayacak olan bu kimse, her ne olursa olsun, en zor anlarda bir umudun adıdır.
Hızır, cümlemizin yardımcısı olsun…
(*) Musa, genellikle alnında Sina ülkesinin ışıklarını işaret eden iki boynuzla resmedilir.

31 Mayıs 2018 Perşembe

-----2

Tasavvufa yönelen Sufiler, Kur`an-ı Kerim'in çeşitli ayetlerine dayanarak, insan nefsinin altı mertebesinin olduğunu ileri sürmüşler ve kendilerinden de yedincisi diye nefs-i kâmileyi ilave ederek yedi mertebeye çıkarmışlardır.
1. Nefs-i Emmâre: Allah`ın emirlerine uymayan, yasaklarını çekinmeden yapan ve zevkine tabi olan nefistir.
2. Nefs-i Levvâme: Allah`ın emirlerine bazen uyan, bazen uymayan, işlediği günahlardan dolayı üzülen ve sevaplardan dolayı sevinen nefistir.
3. Nefs-i Mülheme: Mümkün mertebe Allah`ın emir ve yasaklarına uyan nefistir.
4. Nefs-i Mutmainne: İmân esaslarına inanan, İslâm`ın emir ve yasaklarına uyan, bu konularda hiç bir şüphe ve tereddüdü olmayan, neticede Allah ile manevî bir bağ kuran ve bunun lezzetine ulaşan nefistir.
5. Nefs-i Radiye: Her yönüyle Hakk`a yönelen, Allah`tan gâfil olmama şuuruna eren ve O`ndan razı olan nefistir.
6. Nefs-i Mardiyye: Bütün benliği ile Hakk`a teslim olan ve böylece Allah`ın kendisinden razı olduğu nefistir (Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur`an Dili, İstanbul 1970, VIII, 5817).
7. Nefs-i Kâmile: Bütün kötülüklerden sıyrılıp manevi olgunluğa eren nefis. Bu mertebeye erişen bir kişinin bütün sıfatları güzeldir ve her hali ibadet sayılır (Süleyman Uludağ, Kuşeyri Risalesi tercümesi, s. 222, 277, 290).
Aslında nefs, bir şeyin kendisi, benliği, zatı ve hakikatıdır. Ona göre nefs-i mutmainne, o dereceye ulaşan insanın kendisi demektir (Elmalılı, Hak Dini Kuran Dili, VIII, 5814).
Nefs-i mutmainne, Kur`anda bir yerde geçmektedir:
"Ey huzura eren nefis, sen Allah`tan ve O da senden razı olarak Rabb`ine dön!... (lyi) Kullarımın arasına gir!.. Cennetime gir!.. " (Fecr, 89/27-30).
"Nefs-i mutmainne", genelde Türkçeye "huzura eren nefis" olarak tercüme edilmiştir. Bu dereceye ulaşmış olan bir insan, Allah Resulunün getirdiği her inanç ve ameli hak olarak kabul eder; Allah`ın dininin yasakladığından mecburen değil, seve seve kaçınarak uzak durur; Allah yolunda ne fedakârlık gerekiyorsa yapar; dünyanın İslâm dışı lezzet ve menfaatlerinden mahrum kaldığı halde, onları özlemez ve tersine bu konuda kalbi mutmain olarak hak dini takib edip çeşitli pisliklerden korunur. Nefs-i mutmainne dendiği zaman, bu vasıflara sahip olan insan akla gelir(Muhammed b. Cerir et-Taberî, Camiul-Beyân fi Te`vil`i Ayil-Kur`an, Mısır 1954, XXX,190 vd.; Muhammed b. Ahmed el-Ensârî el-Kurtubî, el-Câmiu li Ahkâmil-Kur`an, Kahire 1967, XX, 57 vd.).
Bazı âlimlere göre bu ayet, Hz. Osman (r.a) hakkında nazil olmuştur. Diğer bazı âlimlere göre ise, Hubeyb b. Adiy hakkında nâzil olmuştur. Mekkeli müşrikler onu idam edip yüzünü Medine`ye çevirdikleri zaman, Yüce Allah onun yüzünü Ka`be`ye doğru çevirmişti (el-Kurtubî, el-Cami`, XX, 58).
Nefs-i mutmainne derecesine ulaşan insan, dünyada bu şekilde Allah`a tam manasıyle teslim olmuş bir halde yaşar. Gönül huzuruna, ruhî saâdet`e ulaşır. Gam ve kederden uzak olur. Ahirette de Allah`ın iltifâtına nail olur. Yüce Allah'ın nefs-i mutmainne seviyesindeki insana yönelik bu "Rabb`ine dön, (iyi) kullarım arasına gir, cennetime gir!.." meâlindeki hitapların ne zaman vuku bulacağı hakkında da alimlerin farklı yorumları vardır. Alimlerin değişik tefsirlerine göre bu hitâr ya ölüm anında veya kıyâmet gününde yahutta Cennet`e girişte yapılacaktır (ez-Zemahşerî, el-Keşşâf, VI, 233).

Nefs basamaklarının ilkidir Emmare.----1

Tasavvufda ilk mertebedir..Emmare, nefs mertebelerinin ilk basamağı, Allah’ın insanlara lütfudur. İnsanın ham olduğu, insanlık yolunda çabucak geçilmesi gereken uzun bir yolcuğun ilk adımıdır. Benlik (ego) ve zannı içerisinde çokça barındıran mertebedir.

Hepimiz çalışırız didiniriz tırnaklarımız ile kazıyıp belli mevkilere ulaşır; mal mülk bilgi sahibi oluruz.

İşte tamda yukarıda kurduğum bu cümle emmareyi en kısa yoldan anlatıyor. Ne diyoruz ben çalıştım ben yaptım ben yapacağım ben olacağım ben güçlüyüm benim hesabım gibi ben odaklı cümleler kurup bu zanda yaşıyoruz. Hiç işin aslını araştırmadan kendi dünyamızda kurduğumuz doğruların peşinden gidiyoruz. İnsan bir defa şu soruyu kendine muhakkak sormalı. Yegâne güç kudret kaynağı kimdir. İnsanoğlunda açığa çıkan güç kudret insana mı aittir yoksa yaratanın bahşettiği kendi gücü kudreti midir? Bir Allah’ın gücü kudreti var bir de benim gücüm kudretim var demek tevhid ile ne kadar bağdaşır. İmanın gereği öncellikle tevhidin, tekliğin hakkı ile anlaşılması olduğuna göre Allah’ın gücü kudreti ile birlikte benim de gücüm kudretim var demek ne kadar doğru olabilir. Efendimiz Hz. Muhammed (s.a.v), veda hutbesinde bildirmeyi gerekli duyduğu ve bizim de bu yanlışa düşmemizden korktuğu gizli şirk bu mu olsa gerek. Bizler benlik ve zannı bir kenara bırakmadığımız sürece hem yaratana şirk koşmuş oluyor hem de Allah’ın bize bildirdiği insanlık mertebesine uzak bir hayat içerisinde yaşayıp gidiyoruz.

Evrenin sahibi insana bir şeyi lütuf edeceği zaman ona yönelik çalıştırır ve bu çalışmanın sonucunda onu lütfeder. Biz dünya hayatını yaşadığımız sürece Allah aklın perdesini kaldırmaz her şeyi bir sebebe bağlar. Ne diyor yazarı Allah olan kitap da; Oku sen atmadın, atan Allah’tı. (Enfal suresi 17. Ayet) Başka bir ayet de ise şöyle buyuruyor; Allah dilemedikçe siz dileyemezsiniz. (Tekvir suresi 29. Ayet.) Hemen yaptığımız yanlış eylemleri bu ayetlere dayanarak Allah’ı sorumlu tutmayalım. Allah başka bir ayetinde; Size ne iyilik gelirse Allah’tan ne kötülük gelirse nefsinizdendir. (Nisa Suresi 79. Ayet) Diyerek bizleri uyarmaktadır. Peki, oku sen atmadın, atan Allah’tı ayeti bizlere neyi anlatıyor.  Ok burada yaptığımız her fiilin simgesi durumundadır. Bizler bu ayeti okuduğumuz zaman yaptığımız filli yapanın Allah olduğunu, Allah’ın yaratma sanatına insan eli ile devam ettiğini yegâne güç kudret sahibinin Allah olduğunu anlamalı ve kavramalıyız. Allah’ın bizde açığa çıkan güç ve kudretini nefsimizin isteği doğrultusunda sarf etmemeliyiz.

Allah uzaklar da işine geldiği zaman olaylara müdahale eden işine gelmediği zaman karışmayan bir tanrı değildir. Tam tersine Allah bize ayetinde şahdamarımızdan daha yakın olduğunu ve kutsi ayette mümin kulunun kalbinde (ruhunda, enerjisel bedenimizde) olduğunu bizlere bildirmiştir. Biz bunun ister farkında olalım ister olmayalım ama yaratılan yaratandan ayrı değildir. Koca Yunus ;

Beni bende demen bende değilem

Bir ben var bende benden içeri

Derken anlıyoruz ki ben ile bende’kini’ bütünleştirmiş, ikilikten ve benlikten kurtulunması gerektiğini bizlere bildirmiştir. Yunus nefsi emmare mertebesinde takılmış kalmış, ikilik yolunda kirlenmiş insanları tevhide çağırarak senlik benlik davasının sona erdirilmesini istemiştir. Şayet tevhid çatısı altında bütün insanlık birleşmiş olursa, hastasın hastayım, yarılısın yaralıyım, üzgünsün üzgünüm, mutlusun mutluyum farkındalıkları ile insanlar sevgi dairesi içerisinde birleşeceklerdir. İnşallah bizlerde özümüzde ki Allah’ın farkındalığına ve dünyaya gelme gayemiz olan Allah’ı bilme yolunda büyük adımlarla yol kat edenlerden oluruz.

Çingenelerin bilinmeyen yüzü..

ÇİNGENE VE BÜYÜCÜLÜK

Aslında çingene dediğimiz bu halk çok kadim ve sırlı bir ülkeden kovulmuşlardır.Ama o psişik ve kadim halklardan daha sonra bahsederiz.Çingene halkının ataları, Hindistan'dan M.Ö. 1300 civarında gelmiş .İran üzerinden Ermenistan, Suriye, Mısır ve Kuzey Afrika'ya dolaştılar. Daha sonra Macaristan, Romanya, Fransa, Rusya ve hatta İngiltere'ye taşındılar. 

Bu insanlar göçebedir ve çok azı yerleşiktir. Mısır Çocukları, Tziganes, Mani ve Romanlar gibi çeşitli isimler ile çağırıldılar . 

Çingeneler, adetlerini ve geleneklerini daima kıskançlıkla koruyorlar, bu yüzden onların sihirli uygulamalarının çoğu bilinmiyor. Fakat bilinen büyüler ve büyülerin çok güçlü olduğu kanıtlandı.

Adolf Hitler, kara büyücülerin en iyilerinden idi ve kendisinin de sevebileceği herhangi bir ezeli veya gizli bilgiye sahip olanlardan iyi ya da kötü korkuyordu. Gizli bağlantıları olduğundan kuşkuları olan herkesi öldürecekti. Bu nedenle II. Dünya Savaşı'ndaki binlerce Çingene Hitler tarafından katletildi ve nazi toplama kamplarınde birçoğuna işkence edildi. 

Çingeneler her zaman eğlence ve küçük hırsızlar olarak düşünülür. Bugün bir ölçüde bu durum hala geçerli. Genel olarak doğru olduğuna inanılmakla birlikte, bu bir yanlış bir genellemedir. Romanyalı insanlar yetenekli müzisyenlerdendir ve metal işçileri vardır içlerinde , antik çağlardan beri demirci ve at tüccarlarıydılar . 

Ayrıca büyü sanatında da deneyimli ve yetenekli kişilerdi. Bu büyüler çok güçlü ve kutsaldır, saygı ile tedavi edilmelidirler. 
Servetinizi okumayı taklit eden fuar alanı çingenelerinden, tahminlerini o kadar geniş bir aralıkta yaparak gelirler ki, bunlar en azından bazıları size uyacaktır. Bu fuar alanı çingenelerinin Romanyalı çingenelerle pek alakası yoktur.

Çingenelerin dili eski Sanskritçe veya Prakrit'e dayanıyor. Bilindiği üzere Sankrist dilinin tılsım etkisi çok kuvvetli ve bu nedenledir ki çingene büyüleri kesin ve tutarlıdır .