16 Temmuz 2019 Salı

Mısır ve eski inançlar


412 yılında İskenderiye piskoposu Theophilus Cyril’di. Daha sonra Kilise tarafından Aziz mertebesine yükseltilecek olan Cyril, İskenderiye’de Yahudilere kan kusturuyordu. Yahudiler ta baştan beri İskenderiye’de herkes gibi yaşıyorlardı. Ama şimdi takip edilen kişilerdi. Sonunda Sinagoglar yıkıldı, Yahudiler yağmalandı ve kentten kovuldular.
413 yılında Theodosius II. Constantinopolis’in çevresini eskisinden daha sağlam surlarla çevirtti.
414 yılında İskenderiye’deki Yeni Platonculuk Okulu kapatıldı. Okulun son yöneticisi olan Hypatia Hıristiyanlarca (Hıristiyan keşiş gurubu tarafından) işkencelere maruz kalarak öldürüldü. Son filozoflar da kuvvetli olasılık ile Uzak Doğu’ya kaçtılar. Hypatia ünlü bir filozof ve matematikçiydi. Ayrıca akıllı ve güzel bir kadındı. Bu olay, 390 yılındaki İskenderiye kitaplığının yıkılması ile birleşince binlerce yıldır sürmüş olan Mısır dini inançlarının sonu olmuştur.
Zaten Hıristiyanlığın giderek daha güçlü bir biçimde yerleştiği M.S. 150 ile 450 yılları arasında, Mısır büyük siyasal ve dinsel belirsizlikler ve çeşitlilikler döneminden geçmişti. Artık Hermesçiler, Yeni Platoncular ve Gnostikler, Eski Mısır inançlarının bir ölçüde mirasçısı konumundaydılar. Bu mirasçılar Tanrı'ya bireysel olarak ya da ezoterik örgütlenmeler sayesinde ulaşılabileceği inancına eğilim gösteriyorlardı. Bunun için ise, gizemli ve çetin bir inisiyasyon sürecinden geçmek zorunluydu. Bu yöntemin kilit unsurlarından biri, her adayın içmek zorunda olduğu gizlilik andıydı. Söz konusu gruplar her türlü açıklığa düşmandılar, zira gerçek bilgeliğin ancak ezoterik bir dizi öğreti içinde ve uzun bir süreç sonunda elde edilebileceğine inanıyorlardı. Bu örgütler için en önemli unsur inançlarının içerdiği gizemlerdi. Bu gizemleri, başkalarına açıklamak inançlara kökten ihanet etmek anlamını taşırdı. Bu nedenle de bu inanç sistemlerinde olup bitenleri tam olarak bilmek olanak dışıdır. Tüm bu gizlilik örtüsüne rağmen, bu inançların ana hatlarını özetlemek mümkündür.(Geçtiğimiz günlerde mısır rahiplerinin yaptığı zorlu egitim sürecini paylaşmıştım)
Hatırlanacağı gibi, üçleme (teslis) saplantısı uzun zamandır, dünyanın her yerinde ama özellikle Mısır’da vardı. Sanıyoruz ki insanoğlu üç noktanın kararlı bir denge oluşturduğunu
fark ettiğinden beri, dini dayanağını da denge içinde götürmüş olmayı tercih etmiştir. Bu dengeyi, üçlemeyi sembolize eden şey de genel olarak bir üçgen olurdu. Hıristiyanlığın teslis inancında ve Hermes Trimegistos (Üç Kez Güçlü Hermes) geleneğinde bu olgu kolaylıkla görülebilir. Hermesçilerin, Yeni Platoncuların ve Gnostiklerin teslis uygulamasında iki temel uygulama vardı. Bunların ilkinde, tıpkı Hıristiyanlıkta olduğu gibi, bir baba Tanrı, babanın gücünü harekete geçiren bir oğul ve baba ile oğul arasında bir tür köprü işlevi gören bir güç bulunuyordu.
Daha yaygın olan ikinci üçleme (üçlü birlik, teslis) ise, yaratıcı gücün yani "Demiurgos"un ardında bir "Gizli Tanrı" olduğu inancına dayanıyordu. Bu iki Tanrı ya tamamen birbirinde ayrı, ya da gizemli bir biçimde birleşmiş olarak düşünülürdü. Plotinos’a göre tüm varlıklar, “ yayılma “ öğretisi uyarınca Tanrı’dan çıkmıştı. Bunlardan ilk ikisi, Plotinos’a göre, tanrısal varlıklardı. Bu “ İki “ bize Tanrısal yaşamı tanıtıp, ona uygun yaşamamızı sağlamışlardı. Bu “ İki “ ile “ Bir “, Hıristiyanların Teslisi gibi, üçlü oluşturuyordu. Bir'den ilk olarak Zihin (nous) çıkmıştı. Nous, Platon'un idealler âlemine denk geliyordu. Bir'in sadeliğini anlaşılır kılan Zihin (nous) du. Zihinsel bilgi, araştırma ve emek karşılığı olmadan, sezgisel olarak kazanılan bir şeydi. Zihin (nous) nasıl Bir'den çıkmışsa, Zihinden de Ruh (psyche) ortaya çıkmıştı. Böylece Yeni Platonculukta, yaratma işlemini gerçekleştiren “ Bir “ ile saf düşünce " Gizli Tanrı " yı oluşturuyordu. Teslis’in üçüncü üyesi büyük bir çeşitlilik gösteriyordu. " Dünyanın Ruhu " olabilirdi, " Tanrısal Akıl " da olabilirdi. Ancak temel işlevi, bir yandan üçlemenin (teslisin) diğer iki unsuru arasında köprü görevi görmek, diğer yandan da onları birbirinden ayırmaktı.
Hermesçilik, Yeni Platonculuk ve Gnostisizm öğretileri kademeli öğretilerdi. Birinci kademedeki büyük kitleler için sadece inançlar vardı. Üst kademedeki seçilmişler için ise bilgi yani " Gnosis " vardı. Ne var ki, Gnosis akılsal bir bilgi olmayıp, insanın kendini bilmesi demekti. Kendini bilmek ise sezgisel bir bilmeydi.
Seçkinler etik ve dinsel eğitim ve uygulamalar sayesinde Tanrı'ya (Bir’e, İlk Neden’e) yaklaşabilirlerdi. Kitleler ise Demiurgos'un ötesinde hiç bir şeyi göremezdi. İnsanın kendi içine dönüşü, ezoterizm ve seçkincilik, insanın fiilen ya da potansiyel olarak Tanrısal olduğu inancını da birlikte getiriyordu. Bunun kaynağını Osiris inancında aramak gerekir. Başlangıçta ölen firavun Osiris oluyordu. Sonraları, Mısır dininin geç dönemlerinde, bu inanç bir biçimde demokratikleşmiş ve halka açılmıştı. Her insan, kendini adama, iyi bir eğitim ve doğru bilgi sahibi olmakla, Osiris'e dönüşme ve böylece ölümsüzlüğü elde etme şansına kavuşmuştu. Mısır inancında Tanrı, insan da dâhil olmak üzere, her şeyde var olabilirdi.
Mısır dininin çöküşünden sonra ortaya kaotik bir durum çıkmıştı. Mısır dininin kalıntılarından doğan üç inanç akımı Hermesçi, Yeni Platoncu ve Gnostik akımlar formel bir örgütlenmeye sahip değildiler ve zaten insanın iç dünyasına yönelik yöntemler bireyselliği zorunlu kılıyordu. Hermesçiler, her şeye kafa tutarak, Mısırlı kaldılar. Yeni Platoncular Helenleşerek bağlılıklarını Platon düşüncesi üzerinde yoğunlaştırdılar. Gnostikler ise kendilerini Hıristiyan olarak gördüler. Kuşkusuz bu üç akım arasında ayrılıklar ve rekabetler oldu. Yine de bu üç akım birbirlerine yalnızca biçimsel olarak benzemekle kalmıyorlar, aralarında ilişkiler kuruyorlardı.
Buradan Hıristiyanlığa gelirsek, Hermesçilik ile "Yuhanna İncili" ve "Aziz Pavlus'un Mektupları" arasında yakın bir benzerlik bulunmaktadır. Hermesçiliğin Hıristiyan teolojisini doğrudan etkilemiş olduğu belirtilmelidir. Hermetik metinler (Hermetica), başlangıçları itibarı ile Hıristiyanlık öncesine ait ve Mısır kökenlidirler. Hıristiyan teolojisinde sadece Helen ve Platon etkisi değil, aynı zamanda Mısır etkisi de vardır. Zaten diğer taraftan Platon ile Pythagoras'ın fikirleri Mısır kökenlidir.
Mısır inançlarının sonu konusunda kısa bir özet yapmak gerekirse, Yeni Platonculuk ve Gnostisizm öncelikle Mısır'da, büyük ölçüde Helenleşmiş Mısırlılar arasında, kurumsallaşmış Mısır dininin yıkılmasından sonra yayılmıştır. Bu akımların ve müritlerinin oluşmasında Hermesçi düşünceler önemli bir rol oynamış ve merkezi bir yer tutmaya devam etmiştir..

15 Temmuz 2019 Pazartesi

Kazdağına ismini veren Sarıkız kim..

SARIKIZ KİMDİR ?
Sarıkız, Çanakkale iline bağlı Ayvacık’ın bir köyünde ailesi ile yaşarken, küçük yaşta annesi vefat eder. 
Babası Sarıkız’a “Biliyorsun anneni çok severdim, burada çok hatırası var, anneni unutmam zor oluyor. Buradan göçelim” der ve Kaz Dağları’nın eteğindeki Güre köyünün yakınlarındaki Kavurmacılar köyüne gelerek yerleşirler.
Burada çobanlık yaparak geçimlerini temin ederler. Köyde çok sevilirler. Köyün yaşlıları, gençleri Sarıkız’ın babasına akıl danışırlar. Köylüler onun ermiş olduğunu düşünürler. Aradan yıllar geçer Sarıkız büyür güzel bir kız olur. Babası da yaşlanır. 
Aklında hep hacca gitme fikri vardır. Hacca gidebilmek için namazında niyazında sürekli Allah’a yalvarır. Sarıkız babasının bu isteğini yerine getirmesi için onu teşvik eder. Babasına artık büyüdüğünü kendisine bakabileceğini, daha fazla yaşlanmadan hacca gitmesi gerektiğini söyler. Babası kızını komşusuna emanet eder, hacca gider. O zamanlar hacca gitmek şimdiki gibi değil, belki altı ay, belki de daha fazla, yaya gidiliyor.
Babası hacca gittikten sonra, köyün delikanlıları, Sarıkıza talip olurlar. Sarıkız hiçbirine yüz vermez. Onlarda dedikodu yayarak Sarıkıza iftira ederler.
Baba hacdan dönünce kimse yüzüne bakmaz, selamını almazlar. Sarıkızı teslim ettiği komşusuna bunun sebebini sorduğunda, Sarıkızın kötü yola düştüğünü söyler. Baba günlerce düşünür. Adet olan hac hayrını da yapamaz. 
Köyde yaşayabilmesi için namusunu temizlemesi gerekmektedir. Fakat çok sevdiği kızını öldürmeye kıyamaz. Yanına aldığı birkaç kazla, kızını, Kaz Dağının zirvesine götürüp oraya bırakır. Orada yabani hayvanlara yem olacağını düşünür.
Aradan yıllar geçer. Bayramiç tarafından gelen yolcuların dağda yollarını kaybettiklerinde, darda kaldıklarında kendilerine sarı bir kızın yol gösterdiğini, yardım ettiğini söylerler. 
Kazlarının olduğunu, hatta bunların bir gün Bayramiç ovasına inerek çiftçilerin mahsülüne zarar verdiğini, köylülerin bu durumu sarıkıza söylemeleri üzerine, Sarıkızın eteğine doldurduğu taşları saçarak, bir avlu oluşturduğunu, kazlarında artık aşağılara inmediğini söylerler. Kaz avlusu diye anılan bu alanın duvar kalıntıları günümüzde bile gözükmektedir.
Bu hikayeleri dinleyen baba, bunun Sarıkız olabileceğini düşünür. Dağın yolunu tutar, zirveye vardığında, duvarlarla çevrili kazların bulunduğu bir alanla karşılaşır. Kızını bugün sarıkız tepe diye anılan yerde bulur. Sarıkız, babasını gördüğüne sevinir. Ona saygı gösterir, hürmet eder. 
Babası namaz kılmak için abdest almak ister. Sarıkız, abdest alması için babasının eline su döker. Babası suyun tuzlu olduğunu söyler. Sarıkız aceleden yanlışlıkla denizden aldığını söyler ve testisini vadilere doğru uzatır. Yeni doldurduğu suyu babasının eline döker. Babası buz gibi tatlı suyu tadınca kızının erdiğini anlar. 
O sırada siyah kara bir bulut gökyüzünü kaplar, Sarıkız kaybolur. Babası kızının erdiğine, sırrının açığa çıkması nedeniylede kaybolduğuna kanaat getirir. Kızına iftira edildiğini anlar ve köylülere beddua eder. Bugün Kavurmacılar köyünde yaşayan kimse kalmamış, muhtar, köy mührünü, yaşayan kimse kalmadığı için Kaymakamlığa teslim etmiş ve köyün adı kütükten silinmiştir. 
Sarıkızın babası üzüntü ile tepelerde dolaşırken bugün Baba tepe denilen yerde ölür. Yöre halkı Sarıkıza ve babasına dağın yassı taşlarını üst üste koyarak mezar yaparlar. Sarıkızın mezarının olduğu tepeye Sarıkız tepe, Babasının bulunduğu tepeye Baba tepe derler. Yöre halkı her yıl ağustos ayında Sarıkızı ve babasını anmak için buralara çıkarlar.

11 Temmuz 2019 Perşembe

Erzurum’lu sarı İbo..

Sarı İbrahim ve Songül
"Ankara’ya hastaneye geldik” dedi kasketli adam “Songül hasta, bir çıkarına bakacağız.”
Ankara Terminalinden Gazi Hastanesine doğru giderken solda reklam panolarının altında taştan bir duvar vardır. Orada otururken gördüm adamı. Kadın ve çocuğu öyle görünce paraya ihtiyaçları olabileceğini düşünerek “Gideceğiniz yer uzaksa ücretini taksiciyle konuşur ben hallederim” dedim.
Kadın çoktan öne eğmişti başını. Çocuksa uyudu uyuyacak annesinin kucağında bir sağa bir sola dönüp duruyordu. Kasketini çıkartıp bana bakındı adam “Biz dilenci değiliz, yol bilmiyoruz o kadar” dedi. 
O an öyle utanmıştım ki artık onları öylece bırakıp gidemezdim. Zor toparladım cümleyi “Tabi ki parasını siz ödeyeceksiniz ama adres bilmiyorsanız işiniz zor. Taksici sizi daha fazla dolaştırmasın diye söyledim” diyerek suçu taksicilere attım. Samimiyetime inanmış olmalıydı adam “Hacettepe Hastanesine gideceğiz” dedi “bu güne randevumuz var” 
Fırsat bu fırsat deyip kendimi tanıttım adama. “Gazeteciyim” dedim. Kitaplarımdan söz edip güvenilir biri olduğumu ima etmeye çalıştım. Elimde ki bavulu gösterip “İstanbul kitap fuarından geliyorum, taksiye binip Sıhhiye yönüne doğru gideceğimi. Hem Hacettepe Hastanesi de yolumun üzerinde, isterseniz birlikte gideriz” dedim. 
Erzurum Hınıslıymış adam, adı İbrahim’miş. “Bizim oralarda bana Sarı İbrahim derler” dedi “bilirsin bizim rengimiz karadır. Bir ben çıkmışım nasılsa o yüzden lakabımı böyle koymuşlar.”
Rençpermiş Sarı İbrahim. Koyunları kuzuları varmış. Karısı Songül çokta nefis peynir yaparmış. Beş çocuğu varmış Sarı İbrahim’in, en büyüğü on beş en küçüğü dört yaşındaymış. “Bu gördüğün Senem” dedi “en küçüğüdür kendisi. Şu anda 4 yaşında. Songül ise karım. Sara hastasıdır. Eskiden ayda bir nöbet geçirirdi şimdi günde iki kez geçirdiği bile oluyor. Ama sara hastalığı için gelmedik buraya. Yaklaşık iki sene önce bir hastalık geçirdi Songül. Birden konuşamamaya başladı. Anlayacağın eskiden sara hastasıydı şimdi ahraz oldu. Erzurum’da gitmediğim doktor kalmadı sonunda dediler ki "Hacettepe’dedir bunun çaresi". Bu yüzden düştük yollara.”
Sonra heybesinin en üstünde duran soğan taneciklerini gösterdi Sarı İbrahim “Bu soğanlar Songül nöbet geçirirse onu yere yatırıp burnuna tutmak için” dedi “Gördüğün gibi yolda yeriz diye hazırladığımız azıktan bile öncelikli bu soğanlar. Azık en altta soğan en üste.”
Tüm bunları elimde ki valizi yere koyup yanlarına oturduğumda anlatmıştı Sarı İbrahim. Ama her ne dedimse birlikte taksiye binmeyi kabul ettirememiştim. Baktım ısrar ettikçe yanlış anlaşılacağım “Bari sizi karşıya geçirmeme izin verin” dedim "ters yönde oturuyorsunuz." 
Karşıya geçmemizle birlikte taksi durdurup Sarı İbrahim ve ailesini bindirmiş ve taksiciye “Hacettepe Hastanesine götür” demiştim. Sarı İbrahim ön koltuğa oturmadan önce benimle el sıkışmış teşekkür etmişti. Yaklaşık on dakika sonrada ben binmiştim taksiye ve yolumuz aynı güzergâh üzerindeydi.
Benim bindiğim taksi Tandoğan Meydanını geçip de Tren Garı güzergahına doğru döndüğünde sağda küçük parkın kenarında Sarı İbrahim ve ailesini gördüm birden. Acilen taksiyi durdurup yanlarına koştum. Küçük kızları Senem çimenlerin üzerine uzanmış uyuyordu. Sarı İbrahim ise sara nöbeti geçiren karısı Songül’ü boylu boyunca yere yatırmış ikiye ayırdığı soğanı karısının burnuna tutuyordu. Beni görünce sevinir gibi oldu Sarı İbrahim “Ellerini tut” dedi “çırpınınca sağa sola zarar veriyor.”
Hakikaten de yere sırt üstü uzanmış, ağzında biriken köpükleri sağa sola savurarak çırpınıp duruyordu kadın. Yumruğunu sıkmıştı "Açmamı" söyledi Sarı İbrahim “O zaman rahatlar” dedi. Bu arada taksici geldi yanıma “Birader, bunlar hep numara, para koparmak istiyorlar” dedi. Cebimden parayı çıkartıp verdim taksiciye “Bunlar tanıdıklarım” dedim “asıl sen işine bak burada kalacağım”
Yaklaşık yirmi dakika sonra kendine gelebilmişti kadın. Bu arada çocuk uyanmış “Su, abi su” diye ağlıyordu. Bir koşu tren garına gidip içecek ve yiyecek bir şeyler alıp geri dönmüştüm. Tedirgin olmuştu Sarı İbrahim rahatlattım onu “Burada size kimse bir şey diyemez rahatınıza bakın” dedim. Suyun birini açıp küçük Senem’e verdim. Bir yudum içtikten sonra geri kalanını annesinin yüzüne döktü Senem. Sonra da eliyle annesinin yüzünü sildi. İçimden "Demek çocuk buna alışık" diye geçirdim. Zira o böyle yaptıkça annesi daha da çabuk kendine geliyordu. 
Zaten öylede olmuştu. Yarım saat daha oturduktan sonra bu kez aynı takside olmak üzere Hacettepe Hastanesinin önünde inmiştik. İner inmez “Doktorla görüşmeden sizi bırakmam” dedim. Güldü Sarı İbrahim “Yok desem gitmeyeceksin zaten, bu yüzden işimiz bitene kadar bize yardımcı olabilirsin” dedi. 
Günün sonunda tahlil ve sonuçlar dahil toplam dört saat birlikte zaman geçirmiştik. İlk konuştukları doktor “İki ay sonra tekrar geleceksiniz” deyip Sarı İbrahim ve karısını odasından gönderdiğinde koridorda sandalyede uyuyordum. Sarı İbrahim kaldırmıştı beni “Zahmet verdik ama biz gidiyoruz artık. Doktor iki ay sonrasına gün verdi.” diyerek.
Hastane kantininde yemek yedikten sonra yine bir taksiye binip terminale götürdüm onları. Otobüs ücretini ben vermek istedim ama kabul etmedi Sarı İbrahim “Bizim durumumuz iyidir, zayıf tarafımız hastalığadır” dedi. 
Otobüse binmeden önce telefon numaramı istedi “Gelince sana köy peyniri getireyim” diyerek. Bir kağıda yazıp verdim telefon numaramı. İki ay sonrasına da sözleşip yolcu ettim onları. Otobüs, çıkış kapısına doğru yöneldiğinde camdan her üçü de bana el sallıyordu. 
Aradan bir sene kadar geçmişti ki bir akşamüzeri cep telefonum çaldı. Daha önce hiç duymadığım bir ses yarı Türkçe yarı Kürtçe “Ben Songül, Sarı İbo’nun karısı Songül” diyordu. Hemen hatırladım Sarı İbrahim ve ailesini. Doğrusu o günden sonra neden aramadılar diye de çok düşünmüştüm. Fakat önemli bir gelişme olmuştu ve artık Sarı İbrahim’in karısı Songül konuşabiliyordu. Çok sevindim buna, Ankara’ya geldiklerinde neden beni aramadıklarını ve eşinin durumunu sordum. Bir süre sessiz kaldı kadın. Yutkundu. Ağladığı her halinden belli oluyordu “İbo” dedi “ölmüştir.”
Sonra bir sessizlik daha oldu telefonda. Birkaç kez “alo” diye bağırdım kimse duymadı. Seçemediğim çocuk sesleri gelmeye başladı. Kimi “anne” diye bağırıyor kimi “soğan nerede” diye soruyordu. Belli ki sara nöbeti geçirmişti kadın ve benimle konuşurken yere yığılmıştı. Bekledim telefonda öylece bekledim. Kapatmadım da. On dakika sonra bir çocuk sesi geldi telefonun ucundan. Küçük Senem’in sesiydi bu “Su” diyordu “abi su.”

Sağlığımız bağırsaklardan geçer..


Barsaklarda bulunan vagus siniri direk olarak beyne bağlanıyor. Aslında beyniniz sindirim sisteminizi değil sindirim sisteminiz beyninizi yönetiyor! Peki sağlıklı bir sindirim sistemi için ne yapmalısınız?
1/ Mutluluk hormonu serotoninin %95’inin barsaklarınızdaki bakteriler tarafından üretildiğini biliyor muydunuz? Bu bakteriler aynı zamanda beyindeki zevk ve ödül merkezini kontrol etmeye yarayan dopaminin de yarısını üretiyorlar!
Düşünceleriniz, duygularınız ve hareketleriniz beyninizdeki nöronlar arasındaki iletişimle meydana geliyor. Bu iletişimi sağlayan da serotonin ve dopamin gibi sinir taşıyıcıları. Örneğin iyi veya üzgün hissetmenizi, keyif almanızı veya acı çekmenizi, kızgınlığınızı, konsantrasyonunuzu bu sinir taşıyıcıları düzenliyor.
Bu yüzden tıp dünyasında milyarlarca bakteriden oluşan bağırsak florasına ‘ikinci beyin’ adı veriliyor.
Sinir taşıyıcılarının büyük oranda barsaklardaki bakteriler tarafından üretilmesinin fark edilmesi üzerine sindirim sistemi ve beyin arasındaki bağlantı üzerinde araştırmalar yoğunlaştı ve çok önemli sonuçlar bulundu.
Depresyon, saplantı (obsesif-kompulsif bozukluk), otizm, kaygı bozukluğu (anksiyete) gibi rahatsızlıklar barsak florasındaki dengesizliklerle ilişkilendiriliyor.
Konuda uzman Dr. Cole ‘’Depresyon, anksiyete gibi rahatsızlıklar için gelen hastaların barsaklarında bakteriyel enfeksiyon gösteren laboratuvar sonuçlarına baktığımda neden ilk aşamada sindirim sistemi kontrolü için gelmediklerine hala şaşırıyorum’’ diyor.
Yapılan araştırmalarda L. Helveticus ve Bifidobacterium içeren probiyotik destek kullananların depresyon ve anksiyetelerinde azalma görülmüş.
2/ Yoğurt, kefir, turşu gibi fermente edilmiş gıdalar tüketin
Fermente edilmiş gıdalar probiyotik olarak adlandırılan iyi bakteriler içerir. Bu gıdalarla beslendiğinizde barsak floranızda iyi bakteri sayısı artar. Probiyotiklerin ayrıca başıklığı güçlendirdikleri ve yediklerinizden daha iyi besin emilimi yapmanıza yardımcı oldukları bilinmektedir.
3/ Yerelması, kuşkonmaz, pırasa, soğan gibi inülin içeren besinler tüketin
Bir çeşit lif olan inülin barsaklarınızda sağlıklı bakterilere dönüşür. İyi bakterilerin beslenmesi ve çoğalması için gereklidir.
4/ Baklagiller ve patates gibi dirençli nişasta içeren gıdalar tüketin
Eğer barsaklarınızdaki bakterilere ne yemek istersiniz diye soracak olsanız ilk tercihleri baklagiller ve patates gibi dirençli nişasta içeren gıdalar olur!
5/ Muz yiyin
Muz barsak floranızı oluşturan bakteriler arasında uyum oluşmasını sağlar. Ayrıca yüksek potasyum ve magnezyum içeriği sayesinde enflamasyonu azaltır.
6/ Brokoli, karnabahar, lahana, karalahana gibi sebzeler tüketin
Bu sebzelerin içerdiği sülfür barsaklarınızdaki iyi bakteriler tarafından parçalanarak enflamasyonu azaltan maddelere dönüştürülür. Yapılan araştırmalarda bu sebze grubunu tüketenlerin barsak kanserine yakalanma riskinin %18 daha az olduğu görülmüş.
7/ Hareket edin!
İrlanda’da yapılan bir araştırma profesyonel sporcuların barsak florasının aynı yapıdaki normal insanlardan çok daha zengin ve sağlıklı olduğunu göstermiş. Fareler üzerinde yapılan başka bir araştırma, hareket sınırı olmayan farelerin barsaklarındaki iyi bakterilerin hareket etme sınırı koyulanlardan çok daha fazla olduğunu göstermiş.
8/ Uykunuzu alın ve stresinizi azaltın
Bağışıklık sistemini genel olarak etkilediği bilinen yetersiz uyku ve aşırı stres, barsak floranızı da olumsuz etkiliyor. Günde 7-8 saat uyuyun ve stresinizi azaltmanın yollarını arayın.
9/ Şeker, aspartam ve basit karbonhidrat içeren yiyeceklerden uzak durun
Yüksek oranda şeker ve karbonhidrat içeren beslenme şekilleri barsaklardaki kötü bakterileri besleyip, çoğalmalarına sebep olurlar.
Aspartamın barsak florasında dramatik olumsuz değişikliklere sebep olduğu tespit edilmiş.
Mecbur olmadıkça antibiyotik kullanmayın.
Şifalar diliyorum.

5 Temmuz 2019 Cuma

Bütün atomlar Allah’ın nurunu taşırlar..


Allah’ın hiçbir benzerinin olmadığı Kur’anla sabittir. (Şura, 42/11; İhlâs, 112/1-5) Nur vasfı da Allah’ın sıfatı olduğu zaman hiçbir yaratılmış nura benzemez. 
مَثَلُ نُورِهِ كَمِشْكَاةٍ فِيهَا مِصْبَاحٌ
Güneşin ışığı nurdur, ayın ışığı nurdur, gündüzün aydınlığı nurdur, meleklerin hamuru nurdur. Elbette Allah’ın ezeli nuru, bu nurlardan hiçbirine benzemez.
“Allah göklerin ve yerin nurudur.” (Nur, 24/35)
mealindeki ayette söz konusu edilen nur ifadesi gösteriyor ki, Evrendeki güneş gibi maddi; akıl ve hidayet gibi manevî bütün nurların munevviri Allah’tır.
Allah’ın mahiyeti ne cevherdir ne cisimdir ne arazdır. Dolayısyla Allah maddî nur olmaktan münezzehtir.
Manevî ve mecaz olarak “İlim nurdur, akıl nurdur, şuur nurdur, fikir nurdur, hidayet nurdur” denildiği gibi, Allah’ın sıfatları da nurdur, nuranîdir, denilir. Görmesi, işitmesi, ilmi, kudreti bizimkine benzemediği gibi, nurlu sıfatları da hiçbir şeye benzemez.
Kur'an'da Allah Teala hem nurundan, hem kendisinin nur olduğundan hem de ruhundan söz ediyor. Allah'ın nuru "Allah'ın dini, İslam" manasında kullanılıyor (Tevbe, 9/32; Saff, 61/8),
Buhari'de geçen bir hadiste de Allah'ı görmekten bahsedilirken "O nurdur, onu nasıl görebilirim" deniyor (Nur, ışık, aydınlık görülmez, o başka şeylerin görülmesini sağlar).
Ragıb el-İsfehânî'nin beyanına göre Allah'ın sıfat olarak nur; "münevvir" yani nurlandırıcı, aydınlık ve ışık verici demektir. el-esmâü'l-hüsnâ ile ilgili rivâyetinde Allah'ın sıfatları arasında "nur" ile birlikte "münîr" kelimesi de geçmiştir, (İbn Mace, Dua, 10). Münir de aydınlatan demektir. Yeri, gökleri ve içindekileri nurlandıran, aydınlatan Allah'tır.
"Yer Rabb'inin nuru ile parladı." (Zümer, 39/69),
"Görmediniz mi Allah nasıl yeri, göğü birbiri üstünde tabaka tabaka yarattı ve ayı bunların içinde nur yaptı, güneşi de bir lamba yaptı." (Nuh, 71/15-16) 
âyetleri bu gerçeği ifâde eder.
Allah'ın kendisini "nûr" olarak isimlendirmesi ışık verme ve aydınlatma fiilinin çokluğunu ifade etmesi içindir. Allah'ın "nûr" sıfatı, zatının nur = ışık olduğu anlamına gelmez. Çünkü nuru ve zulümâtı var eden Allah'tır (En'am, 6/1).
Maddenin en küçük parçası olan atom, pozitif ve negatif elektrik yüklüdür. Bu, bütün varlıkların, Allah'ın nurunun bir tecellisi olduğunu ifade eder. Allah, göklerin ve yerin nurlandırıcısıdır demektir.
Her şeyin zuhuru, ortaya çıkışı Allah'ın ızharıyla, maddî veya mecâzî anlamda nurlandırmasıyladır. Nurun yokluğu karanlık demektir. Kur'ân'da nûr, zulumâtın, karanlıkların zıddı olarak kullanılmıştır (En'am, 6/1). Varlıklarda nurun yokluğu, o varlığın yokluğu demektir. Varlıklara nurunu veren nurlandırıcı olan Allah'tır.
"Işığı kendinden olana [ Allaha ] hürmeten ondan önce tazimen uyanık olanlarin gunes bâtininda doguyor"
(Safagi uyandirmak nosyonu)
- "Allah, göklerin ve yerin nurudur,.." diye başlayan Nur Suresi 35. ayette anlatılmak istenen nedir?
- Allah'ta ruh ne demektir? Rûhî = ruhum, rûhih = ruhu, ruhuna/ruhana/ruhina = ruhumuz, Ruhullah, Ruhumuzdan üfledik, ondan bir ruh, gibi ifadeler nasıl anlaşılmalıdır?