11 Aralık 2017 Pazartesi

Kurtların yetiştirdiği çocuklar..

Hikayeye göre 1920 yılında Hindistan'ın Bengal bölgesinde doğa yürüyüşü yapmakta olan J. A. L. Singh adlı adam, bir kurt ve iki yavrusunu fark eder. Ancak yavrulara daha yakından baktığında, onların kurttan farklı bir şey olduklarını anlar. Köy halkı önce korkar daha sonra yavruları ele geçirmeye karar verirler, ilk olarak anne kurdu öldürürler.

Çünkü dişi kurt iki çocuğu büyük bir annelik içgüdüsüyle korumakta, kimsenin yanlarına yaklaşmasına izin vermemektedir. Kurt öldürüldükten sonra ele geçirilen iki çocuğa Singh tarafından Amala ve Kamala isimleri verilir. Daha sonra Singh ve eşinin çalıştığı yetimhaneye aktarılan çocukların tuhaf davranışları ikili tarafından kayıt altına alınmaya başlanır.

Kız kardeşler geceleri uyumamakta, kurt benzeri davranışlar göstermektedirler.

Kurtlardan öğrendikleri hareketleri gerçekleştiren, geceleri uyumayan ve kurt seslerini taklit eden kızları topluma kazandırmak için bir şeylerin yapılması gerekmektedir. Singh bunun için kızların sosyalleşmesinin iyi olacağını düşünür ve onları yetimhanedeki diğer çocuklarla bir araya getirerek davranışlarında normalleşme gözlemlemeyi bekler. Ancak Amala ve Kamala diğer çocuklara uyum sağlamak şöyle dursun, yetimhanedeki kedi, köpek ve diğer hayvanlarla arkadaş olmayı tercih eder.

Ancak Singh, kız kardeşlerin insanî bir takım duyguları hissedebildiğini ve dil öğrenmeye yatkın olduğunu gözlemlemiştir.

Örneğin Amala ve Kamala gülümsemektedir. Ancak onlar, bunu yalnızca acıktıklarında ya da başka herhangi bir yaşamsal ihtiyaç hissettiklerinde yapmaktadırlar. Gülümsemek diğer çocuklar için mutluluk anlamına gelirken, onlar için ihtiyaçları bildirme yoludur; bu da yatkınlığın bulunduğunu ancak zihinlerinde yerleşik durumda olmadığını göstermektedir.

Küçük kızlar ellerini yere koyarak yürüyor, yemekhaneden çiğ et çalıp yiyor, içecekleri dilleriyle içiyor ve yemeklerini çömelerek yiyorlardı. Üstelik dilleri kurtları andırır biçimde hep dışarıdaydı ve nefes alış-verişleri de oldukça sıktı. Ayrıca çok hızlı hareket etme kabiliyetine sahip olan Amala ve Kamala, saatler gece yarısını gösterdiğinde ulumaya başlıyordu. Kendilerine yaklaşıldığında dişlerini gösteren ve kimi zaman ısırmaya çalışan kızlar, diğer çocuklara göre gelişmiş koku alma duyusuna ve geceleri çok daha iyi görebilme kabiliyetine sahiptiler.

Ve küçük kardeş Amala 1921 yılında yaşamını yitirdi. Yetimhane ortamına iyi kötü alışan Kamala ise ilerleyen yıllarda bilişsel beceriler göstermeye başladı: Yetimhanede bulunan çocuklardan bazılarının isimlerini öğrendi, renk konseptini anlamaya başladı, tabaktan yemek yemeyi, bardaktan su içmeyi öğrendi .

New York Psikoloji Topluluğu 1928 yılında Kamala'yı ABD'ye almayı ve onu halka sergilemeyi teklif etti. Ancak bu teklif geri çevrilecek, daha doğrusu çevrilmek zorunda kalınacaktı; çünkü Kamala da tıpkı küçük kardeşi gibi güçsüz düşmeye başlamıştı. Sağlığı bir sene boyunca devamlı kötüye giden ve Singh'ın tüm çabalarına rağmen iyileşemeyen Kamala, kardeşinden sekiz yıl sonra, Kasım 1929 tarihinde yaşama veda etti  



Çocukları beklerdim..

"Ben bir çiçek olsaydım…

Ellerini havaya kaldıran çocukların parmak uçlarında açardım"

Bir Çiçek Olsaydım 
Orhan Bilir
Kasım 2006

Ben çiçek olsaydım, illaki bir okul bahçesinde açmak isterdim.
Teneffüsleri iple çekmek, derslere gülerek katılmak isterdim.
İnciler gibi yazı yazmak, sular seller gibi şiir okumak isterdim.

Bir çiçek olsaydım, üşenmez, bazı dersler sınıflara koşardım.
Girdiğim sınıflardaki çocukların yanaklarında güller açardı.
Bir demet papatya olur, öğretmen masasına konardım.

Bazen bir narçiçeği olmak isterdim.

Soğuktan yüzü kızarmış çocukların yanağında açmak için.
Pembe bir toka olur, bulduğum saç örgülerine tutunurdum.
Hastalanan çocukların yerlerine oturur, boynumu bükerdim.
Uğurböceklerinin kanadında açar, yusufçuk kuşlarıyla oyun oynardım.

Ben bir çiçek olsaydım…
Ellerini havaya kaldıran çocukların parmak uçlarında açardım.

Bir çiçek olsaydım bana ellerini verir miydin?

Verseydin ben de sana mavi gözlü erguvanlar verirdim.
Bana bakışlarını verseydin, ben de sana nilüferler verirdim.

Kupkuru çölleri gül bahçesine çevirirdim.
Kırları çiğdemlerle, tepeleri sümbüllerle donatırdım.

Sana pembe etekli ağaçlar, badem gözlü bahçeler verirdim.
Sen bana kalbini verseydin, ben seni hiç unutmazdım.
Kuruyup solmazdım.
Üzerine karanfillerin sıcaklığını bırakırdım.
Sen bana gelseydin...
Seninle gülün yanağından alınmış taze bir nefes olurdum.

Bak son kez söylüyorum.

Ben çiçek olsaydım, bir okulun bahçesinde açmak isterdim.

Her yoklamada adım okunurdu.
Lale denince, nergis denince, nilüfer denince...
Yasemin denince...

“Buradayım!”, “Buradayım!” demek isterdim.

10 Aralık 2017 Pazar

Tanrı dışarda değil..

DİN ve FELSEFEDE " BÜTÜNSELLİK"

Bütünsel düşünceye Tasavvuf felsefesinde ,Budizm,Taoizm,Hinduizm gibi Uzakdoğu dinlerinde rastlıyoruz.

Tasavvuf felsefesinde her şey birliğe yöneliktir.Alem,Tanrı ve Dünya bir bütünlük içinde ele alınır.Y.Z.İnan'ın Yunus Emre kitabında işaret ettiği gibi,"Tanrı başka bir alemde taht kurmuş ayrı bir kudret değil" yaşamın içinde ,insanın özündedir.


Ekolojinin bütünsellik fikrine, çoğu tasavvuf filozoflarından,Örneğin Yunus Emre'den paraleller bulmak çok kolay:

On sekiz bin âlemin cümlesi BİR içinde,
Kimse yok BİR'den ayrı, söylenir BİR içinde.

Cümle BİR onu BİR'ler, cümle ona giderler,
Cümle dil onu söyler, her BİR tebdil içinde.

Cümle göz onu gözler, kimse yok nişan verir,
Gören kim, gösteren kim? Kaldık müşkil içinde.

Kim gördü onu ayan, ne nakş-u ne hod nişan,
Söz "len terânî" dir Musa'ya Tur içinde.

Doksan bin Hak kelâmı, altmış bini hâs-u âm,
Otuz bini hâssül-hâs, otuz bin sır içinde.

Oldurur ol gizli söz, ârif söyler dün gündüz,
Hiç nişanı denmedi hûr-u kusur içinde.

Yunus sen diler isen, dostu görem der isen,
Ayandır görenlere, ol gönüller içinde.

Yunus'ta Dünya, İnsan ,Alem birliğinin kutsal ve tanrısal bir yanı vardır.

Ben bende seyreder iken, aceb sırra erdim ahî,
Bir siz dahî sizde görün, dostu ben de gördüm ahî.

Bende baktım, bende gördüm, benim ile bir olanı,
Sûretimde can olanı, kimdürür ben bildim ahî.

Tasavvuf felsefesinde yaşamı oluşturan çeşitli olaylar birbirini karşılıklı etkileyen ve birbiri içine son derece girift biçimde "örülmüş" birimler olarak görülür.Bu bakımdan Ekolojinin doğaya bakış açısıyla arasında benzerlikler vardır.

Doğa - İnsan birliğine uygulanabilecek düşüncelere Uzakdoğu felsefelerinde de rastlanır.

Doğadaki her şeyin birbiriyle ilişkisi ,bütünlüğü ve bölünmezliği ,Uzakdoğu dinlerinden pek çoğunun temel düşünceleri arasındadır.

Birlik kavramı, Sufizm'deki Vahdet-i Vücud gibi ,Hinduizm'd "Brahman" olarak, Budizm'de "Dharmakaya" olarak, Taoizm'de "Tao" olarak geçer.

M.S.III. yüzyılda Hindistan 'da yayılmış olan Mahayana Budizmi'nin inançlarına göre,Dünya "birbirini karşılıklı etkileyen ve birbiriyle ilişki içinde olan madde ve olayların ördükleri mükemmel bir ağ" olarak görülür.

Bu tanımla Ekolojideki Ekosistem fikri arasında büyük benzerlikler vardır.

Bu dinin Tibe'teki kolu olan Tantrik Budizm'de iç alemle dış alem birbirinie etkileyen parçacıklardan örülmüş bir birlik olarak düşünülür.Güncel bir örnek verelim: Çocukluğumuzda seyrettiğimiz pek çok Hint filminde kader hep "ağlarını örer"Bu düşünce Anadolu insanına da hiç yabancı değildir.

Çin yoluyla Japonya'ya geçen Budizm,13. yüzyldan sonra Japonlar tarafından benimsendi.Zen Budizmi olarak bilinen bu felsefede de,doğanın birliğinin bilincine varmak,başlıca amaçlardan biridir.Bu bilince varılması herhalde Türkçede "ermek" fikrinin karşılığıdır.

Japonya'dan Hindistan'a,Anadolu'dan Çin'e kadar çağlar boyu toplumlar arasında elbette fikir alış verişi olmuştur.

Buda nefsin esaretinden kurtulup birliğin bilincine varmayı,Nirvana'yı öneriyor.

Tasavvuf felsefesinde de nefsi altetmek,yüce idrake erişmek,"çiğken pişmek" ya da ermek fikirleri Nirvana'ya benzer.Bu noktaya varan kişi,Yunus'un deyimiyle "insan-ı kamil" olmuştur.

Halk içinde dirlik düzen
Dört kitabı doğru yazan
Ak üstüne kara dizen
Ol yazdığı Kur'an benem
.......

Yunus değil bunu diyen
Kendiliğidir söyleyen
Mutlak kâfir inanmayan
Evvel ahir zaman benem

Doğu felsefelerinde bütünsellik fikrine neden bu kadar sık rastlıyoruz?İndirgemeli yaklaşımın aksine, her şeyin aynı anda birbirinden etkilendiğini,birbirine örüldüğünü varsayıyor bu felsefeler.Bu fikre göre,tüm olayları birbirini izleyen yalın sebep-sonuç ilişkilerine bölmek ancak yanıltıcı sonuçlara götürür.Olaylar çok nedenlidir.


Zamanı durdurmak.

Ömrümü böyle uzatıyorum...

Şükrü Erbaş'ın Bütün Mevsimler Güz kitabından...

Ağaçları suluyorum durmadan
ışığın ve rüzgarın peşinde
uzun yürüyüşlere çıkıyorum
yerimi çocuklara veriyorum
parklarda ve otobüslerde
çocukları büyüklerden çok seviyorum

bir genç kızın halka halka gülüşü
duvar diplerinde soluklanan ihtiyar
aynı hazzı veriyor aynı yalınlıkla
gökyüzünü biçimleyen bulutlar

eğiliyorum toprak, eğiliyorum sular
bir kıyısız zamana kanat vuruyor
üzerimden uçan bütün kuşlar.
dört mevsim bire indi uzaya uzaya
iyimser, geniş, dingin ve turuncu
kimseleri kıskanmıyorum artık 
kimselere gücenmiyorum

gerilerde kaldı, çok gerilerde
hayatın yüreğime verdiği acı
ışıklı vitrinlerin gövdemdeki kırbacı

yeni bir gülümseme edindim yüzüme
bozkır sabrında ve tenime yakışan
insanların çevremde açtığı yalnızlığı
yine onlarla doldurmak için 
güneşle birlikte çıkıp yataklardan 
ayışığı ile dönüyorum evlere
azalan ömrümü böyle uzatıyorum

Zaman seni durdurmasın..


Düşüncelerinde temizlenmeye ihtiyacı var.Temizlenmek arınmak gibi..
Ben hayatın ebedi çırağıyım, okudukça ve yazdıkça hiçbir şey bilmediğini öğrenen bir çırak...

Bazen İnsan da Tıpkı Bir Saat Gibi Durur..hayatın ebedi çırağı olmak gerekir.. Okudukça ve yazdıkça hiçbir şey bilmediğini öğrenen bir çırak...

Bazen İnsan da Tıpkı Bir Saat Gibi Durur

Yanıtlar aramaktansa, soruların arasında dolaşmak özgürleştirir çoğu zaman insanı.

Bazen insan da tıpkı bir saat gibi durur. Durmuş bir saat gibi, varlığı ile yokluğunun belli olmasını istemez. Bir süre izole etmek, yenilemek ister kendisini. Çünkü yaşamak yaralar insanı, her an, her saat, her gün yaralanırsın. Seni yaralayan hem hayatın kendisi, hem de insanlardır çoğunlukla. Yaralarını sarmayı bile unutursun bu akışta; kendi kendine kabuk bağlar, bazen iyileşir, bazen ise enfeksiyon kaparlar.

Bir kedi bazen durur, kendisini yalar, temizler. İşte bir insan da zaman zaman durup, kendisine ve hayatına dair düşünmeli, yaralarını tedavi etmelidir. Bu, onu yenileyecek, ona taze bir enerji sağlayacaktır.