28 Haziran 2018 Perşembe

Ömer hayyam..

GÜN AYDIN OLA..

Ben olmayınca bu güller,bu selviler yok.
Kızıl dudaklar,mis kokulu saraplar yok.
Sabahlar,aksamlar,sevinçler tasalar yok.
Ben düşündükçe var dünya..
Ben yok o da yok........


Zamanı yaşa


Kadın katili ülkeler.

'Amerika Kadınlar İçin En Tehlikeli Ülkeler Arasında'
Hindistan kadınlar için en tehlikeli ülke olarak belirlendi. Amerika da bu listede 10'uncu sırada yer alarak ilk 10’daki tek Batı ülkesi oldu. Sıralama Thomson Reuters Vakfı’nın yaptığı anket sonucu belirlendi 


27 Haziran 2018 Çarşamba

Şeytan ve bilinç

İnsanın bu dünyada ki belki de tek sınavı var;rabbine temiz ulaşmak..Eylemlerimiz mi bilince dönüşür bilincimiz mi eylemere..İşte sorun da burada yatıyor.İnsan dünyaya gelişi ile birlikte, kendisini iki ayrı alemin (ruh) mücadelesi içinde bulur. Üst bilinç (rabb) ile alt bilinç (şeytan) yani farkındalıklı “akıl” ile kontrolsüz, nefs odaklı “zeka”nın  savaşını yaşar.

Rabbin meleklere: "Ben arzda (bedende) bir halife (üst beyin farkındalığıyla yaşayan akıl sahibi) meydana getireceğim" dedi. Melekler, biz sana kusursuz, hamdinle (alt beyin sisteminde her an, her isteğine itirazsız) kulluk ederken, yeryüzünde (üst beyin, dünya algısı ile) fesat çıkaracak, kan dökecek birini mi yaratacaksın? Dediler. Allah; Sizin bilemediğiniz şeyleri ben bilirim, dedi.”(Bakara suresi/30)   

"Hani biz meleklere Adem’e secde edin demiştik. İblis hariç olmak üzere, onlar hemen secde ettiler. İblis cin(türün)dendi (yani hakikat ilmine sahip değildi). Rab’binin emrinden dışarı çıktı. (Kehf suresi/50)

İblis secde etmedi. O büyüklük, benlik taslayıp, hakikat bilgisini inkâr eden kâfirlerden (karşısındakinin aslını göremeyip, hakikati örtenlerden) oldu. (Sâd suresi/74)

Allah, “Sana emrettiğim zaman seni saygı ile eğilmekten ne alıkoydu?” dedi. (O da) “Ben ondan daha hayırlıyım. Çünkü beni nar (radyasyon, frekanstan) yarattın. Onu ise maddeden yarattın” dedi. Allah: Sen aşağılıklar dansın, büyüklük, benlik taslamak senin haddin değildir buyurdu. Şeytan dedi ki: “(Öyle ise) bana insanların tekrar diriltilecekleri güne kadar süre ver. Allah da, “Sen süre verilenlerdensin” dedi. İblis, “Senin kudretine and olsun ki, içlerinden ihlaslı(hakikatin farkında olup, yaşayan) kulların hariç, diğerlerin tümünü azdıracağım. (Sâd suresi/82-83)

”Onlara önlerinden (hırslarını, egolarını tahrik ederek), arkalarından (saptırıcı fikirlerle), sağlarından (dindar görünüm altında) ve sollarından (kötülükleri güzel göstererek) geleceğim ve sen, onların çoklarını şükredenlerden bulamayacaksın dedi."(Araf suresi 11-17)

Alt bilinç, beynin farkındalıksız, zamansız, sorgulamayan, kontrolsüz kısmıdır. Robot gibi hareket eder. Analiz ve değerlendirme yapamaz, tek zamanlı (şimdi) çalışır ve o anki duruma göre, kabul veya reddeder. Komutları harfiyen uygular. Onun için bir şey, ya siyahtır ya beyaz. Kelimeyi direkt tercüme olarak anlar. Yani, mecaz, ima ve espriden anlamaz.  

Farkında olduğumuz sorgulayıp, analiz ederek neticeye giden, dünyamızı oluşturan üst beynimiz 60-70 yaşında iken, farkında olmadığımız alt beynimizdeki evrensel canlı 4 milyon yaşındadır. İnsanlık tarihinin başlangıcından bu yana gelen ve nesillere genetik bir şekilde intikal etmiş olan yaşanmışlıkları, olumsuzlukları, travmaları, benzer durumları gerektiğinde açığa çıkmak üzere veri arşivinde bulundurur. 

Atalardan genetik yollarla nesillere nakil olan alt beyin bilgileri, ebeveynleri kanalı ile yeni dünyaya gelenin alt bilincine transfer olur. O da, kendi üst beyin bilgileri ile birleştirip, zenginleştirerek bir sonraki kuşağın alt beynine nakleder. (Her hücredeki, bir ribonükleik asit, RNA molkülü 20 milyon bilgi taşımaktadır) Bu veri birikimi muazzam bir güç demektir. Fakat, bu güç, farkındalıkdan uzak kalıp, kontrol edilmediğinde, potansiyel bir tehlikedir. 

Çünkü sorgulama ve muhakeme esaslı “akıl” üzerinden değilde, nefs ve benlik esaslı “zeka” üzerinden işleyen, nefsi emmare olarak da isimlendirilen bu güç, üst bilinç (akıl) tarafından kontrol edilmediğinde, insanın yaşamı, alt bilinç veri tabanı doğrultusunda nefsani olarak sorumsuzca yönlenir.

Bu durumda insan nefsine, şartlanmalarına ters düşen bir durum ile karşılaştığı zaman, bir sonraki aşamada kendisine çok büyük sıkıntılar yaşatacak olsa bile, hiç düşünmeden, öfke ile hemen tepki gösterip, vurur, kırar, döker ve bir müddet sonra bunların karşılığı olan yaşamındaki olumsuzlukları yaşamaya başladığında yaptıklarının yanlış olduğunun farkına varır, pişman olur ama iş işten çoktan geçmiştir. Yani, kişinin şeytanı kısa sürede devreye girmiş ve bir sonraki an için onu zarara uğratmıştır.    

Yani, insan var oluş manasını, rabb’ini, dolayısı ile aklını, üst bilinci, devre dışı bıraktığında komuta şeytanın(alt beynin) eline geçer ve kişi kendi varlığının aşikar olduğu manalardan ve doğru yoldan uzaklaşarak, yanlış kararlar alır, hatalar yapar. Bu da, insanı azaba sürükler.“Allah, akıllarını kullanmayanların üzerine pisliği (huzursuzluğu, azâbı) musallat eder.”(Yunus suresi/100)
    
Çünkü, insana azap veren Rabb'inin (akıl ile üst bilincin) değil de, şeytanın(kontrolsüz, nefsani alt bilincin) rehberliğinde hareket etmesidir. İnsan şeytanın(nefsinin) istekleri doğrultusunda hareket ettiğinde şeytan, devamlı hakikati örten(kafir) olarak görevini yerine getirir. Bu durumda insanın kalp, beyin(epifiz) bağlantısı kesilmesi neticesi ön görüsü (basireti) kör olur ve kendisine hakikati işaret eden rehberinin yani rabb’inin gösterdiği doğru yolu göremez.    

Alt beyin, zaman, mekan ve beş duyu sınırlamalarının geçersiz olduğu delta frekansları üzerinden iletişimi gerçekleştirir ve insan farkında olmadan da bu gücü kullanır. Çünkü, bir vericiden gelen frekans, aynı değerlerdeki alıcı frekansı ile çakıştığında, oluşan rezonans ile genliğin artması neticesi karşı tarafa veri (ses, resim, vb.) transferi gerçekleşerek, iletişim sağlanır.

Özellikle birbirini seven karı, koca  veya anne ile çocuğu ya da buna benzer frekans rezonansları uyum sağlayanlar birbirleri ile uzak mesafelerden iletişim kurarlar. ve bunlar birbirlerinin duygularını hissedip, paylaşabilirler. Rüyalarında iletişim kurarlar.

Bu tarz durumları bir çok kimse yaşamıştır. Örneğin, bir anne başka yerde olan çocuğunun sıkıntılarını hissetmiş, rüyasında görmüş ve bu sıkıntıların doğru olduğunu bir müddet sonra öğrenmiştir. İşte alt beynin delta frekansları kanalı ile farkında olmadan oluşturduğu bu şekilde (uzun dalga) iletişimine para psikolojide “telepati” denilmektedir. 

Allah ve sisteminin farkında olarak yaşayan ise sistemi bilinçli olarak değerlendirir. Bu sistemi gereği gibi değerlendiren alt bilinci işgal etmiş, kontrolsüz, nefs ve şeytani enerjileri kontrol altına alıp, tek gücün “Allah” olduğunu idrak ederek, bu bilinç alanını rahmani enerjilerle güçlendirerek yaşamını sürdürür. 

Hz.Muhammed(sav)de “Şeytanımı Müslüman ettim” (Alt bilincimi, Rabb’imin (aklımın) yardımı ile evrensel hakikatler doğrultusunda kontrol altına aldım) demekle bu gerçeğe işaret etmektedir.

Alt beyni (delta frekanslarını) farkındalık içerisinde kontrol altına alıp, bilinçli olarak kullanabilen kimseler kapasiteleri oranında, imkansız dediğimiz bir çok olağan üstü, rabıta, keramet, mucize, vb. olayları gerçekleştirebilirler. Mesela, tarikatlarda, şeyh denilen kimseler, düşünce ile oluşturdukları etki alanlarında, müritlerinin beyinleri ile delta frekansları vasıtası ile rezonansa girerek, veri transferi neticesi ilim ve enerji akışı sağlayarak “Rabıta” denilen olayı gerçekleştirirler. Velilerin kişisel nüfuzlarını ve güçlerini kullanarak feyiz vermeleri de gene bu yolla gerçekleşir.

Çünkü, düşünce bir enerji, frekanstır. Uygulanan kuvvetin frekansı, uygulanan nesnenin frekansı ile aynı olursa, frekansın büyüklüğü artar “rezonans etki alanı” oluşur. Bu alanın oluşması için ise her insanın, düşüncesinin aynı frekansta, ortak olması, bu suretle de bütünlük sağlanması gerekir ki, zayıf lazer dalgalarının birleşip, tek etkili bir ışın oluşturması misali, güçlü bir enerji alanı oluşup, etki yapsın.. (toplu ibadet, yağmur duası, vb.)

“ALLÂH’ın kadrini (kudretini) hakkıyla değerlendiremediler!.”Diyor Kur’an (Hac suresi/74)de.. Onun için insanın önce, Allah ve sistemini çok iyi bilmesi ve bu bildiklerini hal edinerek, evrensel hakikatler doğrultusunda yaşaması lazımdır. Aksi taktirde Yunus’un dediği gibi: İlim ilim bilmektir. İlim kendin bilmektir. Sen kendini bilmezsin. Ya nice okumaktır.

Kader ve yol.

“Biz size ayetlerimizi(varlığımızın işaretlerini) hem enfüste (içte, ruh âleminde, dikeyde, kalp gözüyle) hem de afakta (dış dünya, madde aleminde, yatayda) göstereceğiz” (Fussilet suresi/ 53) 

Kaderimizi de değiştirmek bizim elimizde.Bu basit bir kuraldır.Yanlış yoldan dönmek ve zararsızlık ilkesini benimsemek..Bu zrzrsızlık ilkesi DNA'mızı bile değiştirir..Her birimizin hayat çizgisi yatay ve dikey düzlemler üzerinde ilerler. Yatay hayatımız, zihin vasıtası ile zaman ve mekan ile sınırlı biyolojik ve bedensel olan bu dünyamızı oluşturur.  

Bedensel ve zihinsel her hareket, zamanın (geçmiş ve geleceğin) içerisinde, yatayda yer alır. Zihin, zamandır, zamanda ileri-geri, yatay olarak hareket eder. Bir andan diğerine, geçmişe ve geleceğe gider gelir. Geçmişe gider, oradan aldığı verilerle yargılayarak, yatay dünya içindeki geleceği, zaman içinde oluşturur.   

Zihin bir düşünceden diğerine gidip durursa, zamanın dünyasında, geçmişin ve geleceğin takıntılı düşüncelerinde kalır. Eğer anın içine yönelirse, düşüncelere değil, sonsuzluğa, şimdide var oluşa doğru gider. 

Mesela; Şiddet, zihin parçalı(yatay) halde, başka yerde (geçmişte, uykuda) iken gerçekleşir. Şiddet gerçekleşirken, kişi, o anda zihin olarak, rüyada (parçalı, bilinçsizlik halinde) yataydadır. Zihin bir veri ile irrite edildiğinde, geçmişe gider, geçmişte karşılaştığı benzer bir olayı baz alarak ona göre değerlendirip, yargılar ve hızla kopyala, yapıştır yapıp tepki verir, şiddeti oluşturur.  

Oysa, zihin anda, dikeyde olursa şiddet oluşmaz. Çünkü, zihin, bunun parçalı bir yanılsama olduğunu görüp, fark eder ve bu farkındalıkla, zaman(geçmiş-gelecek) devre dışı kalır. Ana dönüşüm gerçekleşir, zihin anda kalır. 

Yargılama için geçmişe ihtiyaç vardır. Geçmişteki veri taşınmadığı taktirde, bugünü, düne göre değerlendirecek doneler, dolayısı ile zihindeki o şeye ait tüm yargılar yok olur. Done, veri olmadığında, benzer olaya göre her hangi bir kıyas, değerlendirme gerçekleşmez. Sonuçta, o an için, o şey ne iyi, ne de kötüdür, nötrdür. Bu durumda da şiddeti oluşturacak sebep oluşmaz. 

"Gerçekten onu(bilincini) arındıran kurtulmuştur."(Şems suresi/9)

Yataydaki durum, farkındalıktan uzak, şimdiki anda hazır bulunmamak, başka bir yerde,parçalı bir zihin ile uykuda (rüyada) olmaktır. Bu süreçte, beden uyanık gibi görünse debu sadece görüntüdür, zihnin derinliklerinde uyku devam etmektedir.  
   
Dikey olan ise bilinçtir, farkındalıktır, an da hazır olmaktır. Burada her şey tam bir bilinçlilikle gerçekleşir. İnsan bilincini dikeyde bulduğunda, geçmişe veya geleceğe(rüya, hayale) değil, anın içine, bütüne(hakikate) yönelir, var oluşa doğru gider. 

Bu iki alem (yatay ve dikey) bir noktada buluşup, birleşir. Bu nokta şimdidir. Burası geçmişte birçok medeniyetin ve günümüzde Hristiyanlığın sembolü olan Hz. İsa'nın çarmıha gerildiği yerdir.  

Çarmıh, Haç bir semboldür. Günümüzde Hristiyanlığın en önemli simgesi olan Haç (çarmıh) Hristiyanlıktan çok daha önce (on binlerce yıl öncesinde bile) Mısır, Babil, Hindistan, İskandinav, Roma, vb. toplumlarda ruhani anlamları olan, yatayla, dikeyin oluşturduğu var oluşun, doğumun, dönüşümün sembolü olarak kullanılmıştır. 

Bu sembolde, dikey ve yatay çizgilerin çakışması vardır. Yatay hareket zamana aittir. Dikey ise zaman ötesi, andır. Hz. İsa'nın elleri yatay açıktır. Geri kalan tüm varlığı, bedeni dikeydir ve zaman ötesidir.

Yataydaki eller hareketi, dünyayı(zamanı) sembolize eder. İsa elleri yatayken, zamanın içerisinde, dünyasında, çarmıha gerildi. Fakat dikeyde kalan bedeni(zihni) ile an da kalıp, dönüştürüp, var oluşa doğru gitti. 

Bu, dikey de, an itibarı ile dönüşüp, var olmuş, yazılmış olanın, yatayda(zaman içinde, dünyada) algılanmak suretiyle yeniden doğup, canlanıp, dirilip, hayat bulmasının sembolik ifadesidir.   

Yaratım, dikeyde, zamana bağlı olmaksızın oluşup, var olan bilginin, veri tabanına sahip varlık tarafından, zaman ve mekan içerisinde, yatayda, fiil (efal) olarak algılanması olayıdır.

Yatayda olup, algılayan varlık aslında gerçeği yaratmaz. Sadece an içerisinde, dikeyde, dalga veri olarak var olan seçeneklerden birini, beyin veri tabanı vasıtası ile yorumlar. Yorumlanan bu bilgi, beyin içinde çok boyutlu holografik görüntüyü oluşturur.

Oluşan bu görüntü, yatay(zaman ve mekan)da yaşanacakların “yazılması” demektir. Beyin tarafından dışa projekte edilen bu yazılanın(verinin) zaman ve mekan içerisinde görüntü olarak algılanması ile de kişide madde olarak algıladığı dünyası ve yaşamı yaratılmış olur.

Bu Yaratılanla beraberde zaman kavramı başlar. Zaman yaratılanlara(yatay) göredir. Yaratana(dikey) göre değildir. Bundan dolayı da, denizin içinde var olup, yaşayan canlıların, denizin dışındaki bir yaşamı algılayamadıkları gibi, zaman ile var olan yataydaki varlıkta, zamansızlığı an daki yaratılışı(dikeyi) kavrayamaz ve idrak edip, anlayamaz. Çünkü yataydaki her şey onun için zaman içerisin de, zamana göre var olup, oluşmaktadır. 

Bu yüzden, zaman ve mekan ile kayıtlı olmayan dikey boyuttan, an itibari ile ifade edilmiş, Allah'ın ayetlerini (ilmini) biz zaman ve mekan ile kayıtlı içinde bulunduğumuz, yatay boyuttan bakıp, anlamaya çalıştığımızda çelişkiye düşüyoruz, anlamakta zorlanıyoruz.

Oysa, Allah indinde(dikeyde) geçmiş ve gelecek kavramı yoktur. Dolayısı ile zaman(önce-sonra) olmadığı için bir şeyin sonucunu, gideceği yeri önceden bilme kavramı da yanlıştır. 

Bu kavramlar bizim gibi geçmiş ve gelecekle kayıtlanmış zaman içinde yaşayan yatay bilinçler için geçerlidir. Her şey an içerisinde dikeyde olup, bitmekte, biz bu olup biteni beynimizin dönüştürmesi ile zaman içerisinde yatayda, algılayıp, oldu-olacak zannı ile yaşıyoruz. 

“Size isabet eden hiçbir musibet yoktur ki, bizim onu yaratmamızdan önce, bir kitapta (ilim boyutunda, an da oluşmuş) olmasın! Muhakkak ki bu Allah üzerine çok kolaydır! (bunu bildiriyoruz) ki elinizden kaçana üzülmeyesiniz ve size verdiği ile de sevinip şımarmayasınız” (Hadiyd suresi/22-23) 

An itibari ile olması takdir edilmiş olan fiilin, sonucunda olabilecek seçeneklerden birini, kişinin, kendisindeki Allah'ın Mürid(irade) ismi ile aklını(cüzi irade) kullanarak, tercih yapıp, açığa çıkararak, bu açığa çıkanı dünyasın(yatay)da, fiil olarak algılayıp, yaşaması hadisesi, Allah'ın kendi manalarını an itibari ile kulu vasıtası ile zaman ve mekan içerisinde seyredip, bilmesidir. 
   
Yani, dikeyde, Allah indinde(anda, zamansızlıkta) her şey (tüm yazılım) alternatif sonuçları ile yazılmış olmuş, bitmiştir. Oluşan fiilin, olabilecek tüm sonuçları, programı yazan tarafından bilinmektedir. Bu (külli irade) Allah'ın takdiri(kader)dir.

Yaratılan kulun ise zaman, mekan içerisinde(yatayda), sahip olduğu manaları kullanarak, dikeyde tüm alternatif sonuçları ile yazılmış olandan aklı ile seçimini yapıp, zaman içerisinde, açığa çıkartarak var olarak algıladıkları onun bir sonraki halini(ahiretini) oluşturmaktadır. 

"Kader, yolun tamamını değil, sadece yol ayrımlarını verir. Güzergâh bellidir. Ama tüm dönemeç ve sapaklar yolcuya aittir. Öyleyse, ne hayatın hakimisin, Ne de hayat karşısında çaresiz" (Şems-i Tebrizi)