11 Eylül 2018 Salı

İspanya iç savaşı..

Bütün savaşlar kötüdür.Savaşları tasvir eden anlatan bir çok resim makale veya film vardır.Ama İspanya iç savaşını anlatan en güzel müzik:Rodrigonun gitar konçertosu ...
Ocak 1936’da İspanyol Sosyalist Partisi’nin, İspanyol Komünist Partisi’nin, Cumhuriyetçi Sol Parti’nin, Cumhuriyetçi Birlik Partisi’nin,Genel İş Konfederasyonu’nun ve bazı küçük sol grupların bir araya gelerek oluşturdukları Halk Cephesi (HC), Şubat 1936 seçimlerini kazanarak iktidar oldu. HC’nin iktidar olmasıyla, iktisadi ve toplumsal ayrıcalıkları ve çıkarları tehlikeye düşen büyük toprak sahipleri, kilise, mali ve ticari çıkar Çevreleri cumhuriyet yönetimini yıkmak üzere harekete geçtiler. Aralarında Franco’nun da bulunduğu bir grup baskıcı general 17-18 Temmuz 1936’da İspanyol Fası’nda HC yönetimine karşı ayaklandı. Aynı gün, İspanya’daki hemen hemen tüm garnizonların da ayaklanmaya katılmalarıyla, 3 yıl sürecek olan İspanya İç Savaşı başlamış oldu.

Cumhurbaşkanı Azana ” ile başbakan Quiroga’nın, İspanyol ordusunun denetimini ele geçiren ayaklanmacılara karşı, halkı silahlandırmaya yanaşmamaları ve son ana değin ayaklanmacılarla anlaşma yolları aramaları, ayaklanmanın hızla tüm İspanya’ya yayılmasında etkili oldu. 19 Temmuz 1936’da başbakan olan Giral Pereira halka silah dağıtma kararını aldığında, 21 kent ayaklanmacılar tarafından ele geçirilmiş durumdaydı.
İç savaşın başlangıcında üstünlük, Madrid ve Barselona’yı, ana sanayi ve madencilik merkezlerini, limanları ve en verimli tarım alanlarını elinde tutan HC yönetiminin elindeydi. Ancak Hitler ve Mussolini’nin ” Avrupa devletlerinin İspanya İç Savaşı ‘na müdahale etmeme kararından yararlanarak ayaklanmacılara doğrudan ve açık destek sağlamalarıyla, iç savaşın yönü ve niteliği değişti. İç savaş, cumhuriyet yönetimiyle ayaklanmacılar arasında bir çatışma olmaktan çıkarak, faşizm ile demokrasi arasında uluslararası düzeyde bir mücadeleye dönüştü.
Ayaklanmacılar, Eylül 1936’da sayıları onbinleri bulan İtalyan askerlerinin ve Alman hava ve
tank birliklerinin yardımıyla, stratejik ve siyasi konumu nedeniyle bir an Önce ele geçirmeyi planladıkları Madrid üzerine saldırıya geçtiler. Ekim 1936’da ayaklanmacılar tarafından hükümet ve devlet başkanlığına getirilen Franco yönetimindeki birlikler, Kasım 1936 ‘da Madrid’i kuşattı. Bu sırada Madrid’te Largo Caballero “· başkanlığında yeni bir HC hükümeti kuruldu. Madrid halkı, HC hükümetinin yanında savaşmak üzere Kasım 1936 ‘da İspanya’ya gelen antifaşistlerden oluşan Uluslararası Tugaylar’ın yardımıyla 4 ay boyunca kuşatma altındaki başkenti savundu. Sonunda kuşatma kırıldı ve faşistler geri çekilmek zorunda kaldı. Francocu birlikler kuzeye doğru yönelirken, Alman uçakları karşı koyma gücünden yoksun sivil halka karşı hava saldırıları düzenleyerek cumhuriyetçi direniş hareketini kırmaya çalıştı. Largo Caballero ‘nun Mayıs 1937’de başbakanlıktan ayrılmasından sonra kurulan Negrin başbakanlığındaki HC hükümeti, yeni bir cumhuriyet ordusu kurdu. Bu ordu, Francocu birliklere karşı bazı başarılar kazandıysa da, Almanya ve İtalya’dan gelen yeni yardımlarla güçlenen faşistler, Mart 1938 ‘de Aragon Cephesi’ni kırdılar. Nisan 1938’de ise Akdeniz’e ulaşarak, cumhuriyet yönetiminin denetimindeki toprakları ikiye böldüler.
Ocak 1939’da Barcelona’yı ele geçiren Franco, Şubat 1939’da Katalonya’yı işgal etti. Aynı tarihte, İngiltere ve Fransa, HC hükümetiyle tüm diplomatik ilişkilerini keserek Franco hükümetini tanıdılar. Sonunda bir tek Madrid ayakta kaldı. HC hükümetinin ve cumhuriyet ordusunun direnmede kararlı olmalarına karşın, Mart 1939’da bir darbeyle Madrid’te yönetimi ele geçiren albay Casado başkanlığındaki Ulusal Savunma Cuntası, Franco’nun koşulsuz teslim çağrısını kabul etti. 28 Mart 1939’da faşist birlikler Madrid’e girdi. 30 Mart 1939 ‘da ise tüm İspanya işgal edildi. Böylece bir milyona yakın kişinin ölümüne, yüzlerce kentin yerle bir edilmesine ve yüzbinlerce İspanyol’un ülkesini terkederek yabancı ülkelere sığınmasına yol açan İspanya İç Savaşı sona erdi.
Kaynak: Türk ve Dünya ünlüleri Ansiklopedisi


Eski medeniyet Hititler de evlilik..

Evlilik bir çok medeneyete ve yaşama göre değişiyor..Yasa metinlerinde evlilik ve cinsellikle ilgili konular da geniş yer tutar. Ancak burada olağan durumlardan çok, sıra dışı vakalar yer alır. Örneğin Hititlerde tabu olan kardeşler arası evlilik konusuna hiç değinilmez. Buna karşılık, yine korkunç olarak nitelenen başka durumlara yer verilmiştir: Baldız, kayınvalide, yenge ve üvey anneyle ilişkide bulunmak -ilgili kişiler evli olduğu sürece- korkunç bir olaydı. Çok olağan karşılanmasa da , ilgili kişilerin eşlerinin ölmesi durumunda bu tür evlilikler de yasaldı (Bir parağrafta levirat evliliği,  dul kadının çocuksuz olması durumunda gerçekleşiyordu).

İki kardeşin ya da baba oğulun aynı özgür ya da köle kadınla ilişkiye girmesi “suç değildi”. Evlilik dışı ya da evlilik öncesi cinsel ilişki de yüz kızartıcı bir durum sayılmıyordu ve fahişeler, özellikle de tapınak fahişeleri belli bir saygınlığa sahipti. (sadece Hititlerde değil)

İlke olarak anneyle öz ya da üvey kızla ve öz oğulla ilişkiye girmek yasaktı. Eşcinsel ilişkiden ise söz edilmemiştir.

Tecavüz olaylarında olayın yaşandığı mekan belirleyiciydi: Nişan bozmak (buna erkek kadar kadının da hakkı vardı), başlık parası ya da çeyiz iadesi ve özgürlerle köleler arası karma evlilikler gibi. Hiç de ender görülmeyen bu sonuncu durumda, bir köle ile evlenen özgür kadın özgürlüğünü yitirmiyordu. Yalnız çok tuhaf bir istisnası vardı.: Eğer erkek bir çoban ya da yöneticiyse, kadın üç yıllığına özgürlüğünü yitiriyordu.

Boşanmalar da hiç sorun yaratmıyordu. İki taraf da aynı haklara sahipti. Ne yazık ki bu konuyla ilgili maddeler kısmen bozulmuştur; ancak bir yerde ” kadın kocayı reddederse”, başka bir yerde “erkek kadını kovarsa” ifadeleri geçer. Demek ki her iki taraf da boşanmayı isteyebilirdi, kimin suçlu olduğu önemli değildi. Gerek kavgalı gerekse barışçıl boşanmalar, eşdeğer ayrılma biçimleriydi. Çocuklar paylaşılır, özel mülkiyet ise sahibine kalırdı. Madde 31 “karma” evlilikle ilgiliydi.; ancak tüm evlilikler için benzer hükümler geçerliydi herhalde.

Sığır, at, koyun ya da küçük hayvanlala cinsel ilişki (sodomi) konulu birkaç madde de vardır. Bu suç, eğer kral merhamet göstermezse, ölümle cezalandırılırdı. Öldürülmeyenler de artık kralın önüne çıkamazdı.

Daha geç dönemlere ait  bir maddeye göre, sodomi artık ölümle cezalandırılmıyor ama hala tiksinti uyandırıyordu: Yakalan kişi krala yaklaşamaz ve rahip olamazdı.

Not: Bir adam bir domuz ya da köpekle cinsel ilişkiye girerse, cezası ölümdür. Sarayın kapısına götürülür; kral onu ya ölüme mahkum eder ya da başka bir ceza verir. O adam artık kralın huzuruna çıkamaz. Bir sığır bir adamı taciz ederse, sığır öldürülür, adam öldürülmez. Adamın yerine bir koyun alınır ve o öldürülür. Eğer domuz bir adamı taciz ederse, bu suç değildir.

Kadın ya da erkek kölelerin ve tek yaşayan kadınların da hak arayabileceği özellikle vurgulanmıştı. Belki de, Hitit çekirdek bölgesi için çok olağan olmasına karşın yeni katılan ülkeler için eşitlik kavramının yeni olması nedeniyle gerekmişti bu ek bilgi. Kayıtlardan anlaşıldığı kadarıyla, bunun yanında yerel ceza uygulamaları da dikkate alınmalıydı (örneğin ölüm cezası yerine sürgün cezası).

Kısacası Hitit mahkemeleri halka açıktı, herkes eşitti ve yargıç tarafsız ve dürüst olmak zorundaydı; ekmek ve bira gibi en masum armağanları bile kabul etmek yasaktı. Yargı sürecinin kendisi de çok modern bir görnümdeydi -mahkeme süresi de günümüzden pek farklı değildi: Suçlama ve savunma amacıyla çok sayıda tanık çağırmak ve yemin altında sorgulamak çok olağandı. Tüm tanık ifadeleri kayda geçirilirdi.

III. Hattuişili döneminde, zimmete geçirme suçlamasıyla üst düzeyde bir tapınak görevlisine karşı açılan davanın zabıtları bulunmuştur: Bu davada en az 30 tanık dinlenmişti. Ancak bu çok basit bir dava değildi.: Ne de olsa davacı Kraliçe Puduhepa’nın ta kendisiydi çünkü zimmete geçirilen mallar kişisel mülk değil, tapınak malıydı.

Doğal olarak, bu durumda kral yargıçlık yapamazdı. Oysa ölüm cezası gerektiren suçlarda, bu görevi kralın kendisi üstlenirdi. Bu vakada, davalının suçlu bulunması durumunda, en ağır cezayı verip vermemek kralın elindeydi. Hattuşili ölüm cezası yerine sürgün cezası vermeyi yeğleyen bir kraldı.

Başka dava konularında da kral doğrudan mahkemeyi yönetebiliyordu. Sınır komutanına hitaben yazılan bir talimatnamede de, II. Tuthaliya talimatlarındaki hükümlerin aynısı vardı: “Eğer dava çok büyürse, onu güneşimin (kralın) önüne getirin”.

Demek ki Hitit hukukunda, davayı üst mahkemeye sevketme anlayışı vardı. İki dünyevi mahkemenin yanında bir de göksel mahkeme söz konusuydu: Yasalar tanrılar tarafından getirilmişi ve insan olsun hayvan olsun, herkes buna uymak zorundaydı. Dünyevi adaletin pençesinden kurtulanlar, tanrıların gazabından kurtulamıyordu çünkü onları yanılmak mümkün değildi; her şeyi bilirlerdi ve onlardan kimse kaçamazdı, tüm soyu sorumlu tutabilirlerdi. Yemini ya da yaptığı antlaşmayı bozanlar, çocuklarının çocuklarını bile etkileyen bir ceza bekleyebilirdi.

Kaynak: Hititler- Birgit Brandau, Hartmut Schickert

Asil ve ruhani renk :Beyaz.

Auramızı,saflığımızı ve düşünce yapımızı belirleyen Beyaz Rengin anlamı ve insan üzerindeki psikolojik etkileri

Bütün renkleri içerisinde barındıran beyaz renk, saflığın ve temizliğin simgesidir. Soğuk kanlılığı, asaleti, masumiyeti, istikrarı ve devamlılığı temsil eder. Huzur ve güven verir. Düşünce gücünü arttırır. Aynı zamanda insana hüzün veren, dertlerini ve sıkıntılarını hatırlatan bir yanı da vardır. Belki de bu yüzden, Uzak Doğu Asya ülkelerinde ve özellikle Çinliler arasında beyazın matem rengi olduğuna inanılmaktadır.

Renklerin mekanlar üzerindeki etkisi yatsınamaz. Evinizdeki oturma odanızın ya da iş yerinizdeki çalışma ortamınızın duvarlarındaki ve eşyalarındaki hakim renkler sizin ve o ortamda bulunan diğer kişilerin algılarını ve ruh hallerini belli ölçüde etkileyecektir. Bu nedenle, renk seçimi yaparken bunları da göz önünde bulundurmak ve kullanılan mekanın ruhuna uygun renkler seçmek gerekir.

Beyazın anlamıMekanlar ve algı açısından bakarsak, beyaz renkle boyanan mekanlar daha geniş ve ferah olarak algılanır. Bu etkisinden dolayı, özellikle banyo, mutfak ve benzeri dar mekanlar ile misafir odaları için uygun bir tercih olabilir. Bununla birlikte, bütün renklerle uyum sağlayan, tamamlayıcı ve dengeleyici bir renk olarak diğer mekanlarda da rahatlıkla kullanılabilir. Işığı yansıtan beyaz renk, az ışık alan mekanların aldığı ışığı mekan içinde yansıtarak mekanın daha aydınlık olmasını sağlar.

Temizliği ve sağlığı çağrıştırdığı için, beyaz renk başta hastaneler ve ilaç firmaları olmak üzere sağlık alanında oldukça sık kullanılır. Hatta dikkat ederseniz neredeyse bütün ilaç kutuları beyaz renktedir.

Giysilerinde beyaz renk tercih edenler çevrelerince daha istikrarlı, güvenilir ve temiz olarak algılanırlar. Ayrıca, insanı olduğundan daha genç gösterir ve çoğu zaman makyaj yapmaktan daha etkilidir.

Beyaz rengi seven insanlar genellikle, temizliği, aydınlığı ve düşünmeyi seven, hayal dünyası geniş, soğuk kanlı ve uzlaşmacı kişilerdir.

Her renk gibi beyaz renk de insan sağlığı üzerinde çeşitli etkilere sahiptir. Yapılan araştırmalar özellikle, akciğer ve bağırsak hastalıkları ile şeker hastalığının tedavisinde beyaz renkten faydalanılabileceğini göstermektedir.


10 Eylül 2018 Pazartesi

Duyu dışı algılar .

Parapsikoloji Araştırmalarının İlk Yılları ve SPR :
Parapsikoloji araştırmalarının yakın tarihi, başlıca iki kuruluşa dayanmaktadır;
1- “Klasik” anlamda deneyleri ile ilk adımları atan, 1882 kuruluş tarihli İngiliz Psişik Araştırma Derneği (SPR).
2- Parapsikolojik olayları, istatistik, matematik analiz ve mekanik kontroller uygulaması şeklinde katı bilimsel yöntemlerle incelemeyi yeğleyen Dr.J.B. Rhine’ın 1932’de North Carolina, Duke Üniversitesi Psikoloji Fakültesi’nde kurduğu Parapsikoloji Laboratuvarı.
19. yüzyılın sonlarına doğru İngiltere’de, insanlığın benimsediği dünya görüşünün boşluğunu, değersizliğini artık iyice anlamış olan birçok aydın kişi vardı. Bunların arasından, araştırmacılar ve bilim adamlarından oluşan ve önceleri dağınık bir halde, sonradan ise örgütlenmiş bir bünye şeklinde, ufak bir grup çıktı. Bu kişiler, Psişik Araştırma Derneği’nin (SPR: Society for Psychical Research) kurucularıydı. İnsanı sadece bir makine olarak tanımlayan görüşle tatmin olmayıp bunalarak, alışagelmiş bilim tarafından ihmal edilmiş olan ve insanın gerçek yapısına daha bir ışık tutabilme ümidini taşıyan her tür olayı incelemeye koyuldular.

SPR’nin İlk Üyelerinden; Jung, Freud, Janet : 
SPR’nin ilk kurucuları en yüksek seviyeden aydın kişilerdi; sonradan Cambridge Üniversitesi’nde ahlak felsefesi profesörü olan Henry Sidgwick, klasik araştırmacı ve şair F.W.H. Myers ve sonradan “sir”‘ ünvanı alan fizikçi William Barrett. Hepsi de tek bir nokta-da birleşiyorlardı: ” 19. yüzyıl biliminin kendilerini içine sürüklediği materyalist mekanik kördüğümden çıkacak bir yol bulmak. ”
SPR’nin 1882’deki kuruluşunu izleyen yıllarda derneğin üyeleri, bütün ayrıntıları dikkatle kontrol ederek ve tanıklarla görüşerek yüzlerce olay hakkında bilgi topladılar. Bunların yanısıra, yürüttükleri değerli birçok psikolojik araştırmanın arasında, “histeri” ve “çoğul kişilik” olayları ile “rüyalar” ve “halüsinasyonlar” da yer alıyordu. İnceledikleri ve o gün için “açıklanamaz” olan konuların hemen hepsi bugün ılımlı bilim tarafından dahi kabul edilir olmuştur.

Aralarında Freud, Janet ve Jung’un da bulunduğu ilk psikoterapistlerin çoğu derneğin üyesiydi. Sigmund Freud, 24 Temmuz 1921 tarihinde Hereward Carrington’a yazdığı bir mektupta, “Ben, adına ‘okült fenomenler’ denilen ‘fenomenlerin’ araştırılmasını, bilim dışı, değersiz ya da zararlıdır diye daha başlangıçtan reddedenlerden değilim. Eğer, şimdi olduğum gibi bilim kariyerimin sonunda değil de, başında olsaydım, belki de, tüm zorluklarına rağmen, daha başka bir araştırma alanını seçmezdim.” demiştir. Sigmund Freud, rüyalarda telepatik unsurların izine rastlanmasının üzerine, “Uyku telepati için uygun şartlar oluşturur.” görüşünü ileri sürmüştü. Freud daha sonra da telepati hakkında ilginç bir sonuca varmıştı: “Telepati, en eski çağlarda bireylerin birbirlerini anlamak için kullandıkları ve evrimsel gelişim sırasında, duyu organlarınca algılanan işaretler vasıtasıyla anlaşmak gibi daha iyi bir metodun ortaya çıkmasıyla arka plana atılan orijinal metot olabilir. Fakat, bu türden çok eski metotlar, arka planda mevcudiyetlerini sürdürmüş olabilir ve hala daha belirli şartlar altında tezahür edebilirler … “ Freud, 1935 yılında Macar yazar Comelius Tabori’nin, paranormal fenomenler hakkındaki düşüncelerini sorması üzerine, şunları söylemişti: “Düşüncelerin aktarımı, geçmişin ya da geleceğin hissedilme imkanı sadece tesadüfi olamaz. Bazıları, benim ihtiyarlığımda bunamış olabileceğimi söylüyorlar. Hayır, böyle olduğunu sanmıyorum. Sadece, bütün hayatım boyunca, yeni yeni ortaya konulan gerçekleri tevazuyla ve seve seve kabul etmeyi bilmişimdir.”

Psikiyatr ve parapsikologlardan Dr. Jule Eisenbud, Freud’un, parapsikolojiye olan kat-kısını şöylece özetliyordu: “Telepatinin ve ilgili fenomenlerin etüdündeki en büyük adımlardan biri, Freud’un, başka türlü tanınamayacak durumdaki bir telepatik olayın psikoanalizini ortaya çıkarabileceğini gözlemlemesiyle atılmıştır.”
Freud’un öğretmenlerinden, Fransız Pierre Janet de yirmi kadar hastasının, hipnoz altındayken telepatik deneyimler geçirdiklerini gözlemlemiştir. 1884’te Leonie adındaki bir hastasını hipnotize eden Janet, uzak bir mesafeden bu süjeye (üzerinde deney yapılan kişiye) zihni emirler göndermişti. Örneğin, zihninden, süjenin bir lambayı yakmasını geçirdiğinde, Leonie buna olumlu karşılık veriyordu. Bir keresinde, kardeşi Paul Janet, kazara kolunu incittiğinde, az ötedeki hipnotize olmuş hastası bağırmış, kendi dirseğini ovuşturmuştu.

Tıp öğrencisi olduğu gençlik günlerinden son günlerine kadar parapsikoloji ve spiritüalizmle çok yakından ilgilenen Carl G. Jung ise, “açıklayamadığı her şeyi bir hile olarak kabul etmek yanılgısına düşmeyi” reddediyordu. 1919 yılında SPR’de verdiği bir konferansın, “Bütün Eserleri”nin ( Collected Works, 1947) arasında yayımlanan ikinci baskısında yer alan bir dipnot oldukça ilginçtir: ” … Söz konusu olayların üzerine tamamıyla psikolojik bir yaklaşımla eğilmenin yeterli olacağından kuşkuluyum. Sadece, parapsikolojinin buluşları değil, bunların yanısıra “Psişe’nin Tabiatı Üzerine” (On the Nature of the Psyche) adlı kitabımda özetlenmiş olan kendi kuramsal düşüncelerim de beni, nükleer fiziğin sahası ile mekan-zaman sürekliliği kavramına değinen belirli postülalara sürükledi. Bu da, psişenin hemen temelinde yatan ‘transpsişik gerçek’ sorununu ortaya çıkarmaktadır.” Jung, bu sözleriyle, parapsikolojinin günümüzde yapacağı atılımları ve alacağı yönü önceden nasıl sezdiğini ortaya koymaktadır.
Jung’un geliştirdiği ve parapsikolojiyi ilgilendiren önemli bir kavram da “eşzamanlılık”tır (synchronicity-tevafuk). Kendisinin, “nedensel olarak değil de anlamlı bir şekilde bağıntılı olan bir olayın aynı anda oluşması” diye tanımladığı bu olgu, olayların paranormal bağlılaşmasını belirler (Synchronfcity: An Acausal Connecting Principle, London, Routledge and Kegan Paul, 1972). Jung’un parapsikoloji çalışmaları ile genel kuramları üzerine geniş bilgi için, özellikle, Aniela Jaffe’nin yazdığı şu kaynaklara başvurmak gerekir:
1. “C.G. Jung and Parapsychology,” International Journal of Parapsychology, vol. 10, no. 1 (Spring 1968). 
2. From the Life and Work of C.G. Jung, N.Y., Harper Colophon Books, 1971.

Dr. Rhine’nın Çalışmaları ve ESP Terimi :
Yüzbinlerce defa ve binlerce değişik kişiyle uygulanan deneyler sonucunda, durugörü ile telepati gerçeği üzerine yeterli kanıt topladığına inanan Dr. Rhine, 1934’te, “Duyudışı Algılama” (Extra-Sensory Perception) adında, Dr. Mc Dougall’ın önsözünü taşıyan bir kitap yayımladı. Rhine ve arkadaşlarının hiç beklemediği bir şekilde, bu kitap aşırı bir ilgi gördü. Gazete ve dergiler parapsikoloji araştırmaları üzerine yazılar yayımlamaya başladılar. “ESP” deyimi artık evlere girmiş, “kart tahmini” popülerleşmişti. Olumlu ilgi ile birlikte olumsuz muhalefet de doğal olarak kendini gösterdi. Ancak, artık tohumlar ekilmiş, “parapsikoloji” bilimin önemli bir dalı olarak, tüm ağırlığıyla uluslararası platformdaki yerini almaya başlamıştı bile.
Yazar Hereward Carrington’un 1930’larda okuyucularına sunduğu bir listede, parapsikolojik araştırma derneklerine sahip ülkelerin -öncü derneklerin ülkeleri hariç- adları yer alıyordu: Avusturya, Rusya, İspanva, Portekiz, Hollanda, Belçika, İsviçre, Yunanistan, Polonya, Türkiye, İzlanda, Japonya, Meksika, Kanada, İrlanda, Avustralya,Yeni Zelanda, Güney Afrika, Hindistan, Çin ve Arjantin. Gayrıresmi kuruluşlar ise, aşağı yukarı dünyanın her ülkesinde mevcuttu.

PK’nin Parapsikoloji Kapsamına İlk Girişi :
Parapsikoloji araştırmalarının giderek dünya çapında önem kazanmasının yanısıra, parapsikolojinin inceleme alanı da üzerine eğilinmesi gereken yeni olayların saptanmasıyla birlikte genişliyor, yepyeni boyutlara ulaşıyordu. 1937’de Dr. McDougall’ın editörlüğü altında yayın hayatına başlayan Journal of Parapsycology dergisinin, altı yıl süresince telepati, durugörü ve kehanet üzerine yürütülen başarılı deneyleri yayımladıktan sonra birden Mart 1943 sayısında yeni ve çok daha ilginç bir olayla ilgili raporları içerdiği görüldü.
Deneycilerin iddiasına göre, insan düşüncesinin fiziki bir nesneyi doğrudan etkileyebileceğine dair kanıtlar mevcuttu. “Zihnin maddeye hakimiyeti” etkisi (mind-over-matter effect) ile ilgili bu olayı açıklamak için PK: “psikokinezi” (pyckokinesis) terimi kullanıldı.
Bu kez, daha değişik bir tekniği gerektiren “zar atma” deneyleri ile bu melekenin de gerçekten var olduğu kanıtlanınca, PK de ESP’yi bütünleyici bir olay olarak, parapsikoloji araştırmalarının kapsamına girdi. Aslında, Dr. J. B. Rhine, PK’nin mevcudiyetini durugörünün mevcudiyetinin mantıksal bir sonucu olarak görüyordu. Durugörü şeklinde ortaya çıkan bir algılama sırasında fiziki bir nesnenin farkına varabilen zihin çok az da olsa bu nesne üzerine belirli bir güçle etki ediyor olmalıydı. Madde zihni etkileyebiliyorsa, zihin de maddeyi etkileyebilmeliydi. Dolayısıyla, “Rhine Ekolü”nün izleyicilerine göre, sinir sisteminin “duyumsal ve devimsel” veçhelerine tekabül eden ESP ile PK, yani duyudışı algılama ile psikokinezi, kardeş olaylardı.

PSİ’nin Parapsikoloji Terimine İlk Girişi :
1947 yılında, Cambridge Üniversitesi parapsikologlarından, 1942-44 yılları arası SPR’nin başkanlığını yapmış Dr. R.H. Thouless, ESP ile PK olgularının tümünün tek bir ad; PSİ terimi ile tanımlanmasını önerdi. “Psi”, zihin ya da ruh anlamına gelen, Grekçe “psişe” kelimesinin ilk harfi, Grek alfabesinin de “yirmi üçüncü” harfi oluyordu. Zihnin, bedenin duyumsal ya da hareketli uzuvlarını hiç kullanmaksızın madde ile etkileşmesinin herhangi bir biçimde ortaya çıkışına, bugün, “Psi-etkisi” ya da “Psi-olayı” demekteyiz. Parapsikoloji de, kısaca, “Psi-incelenimi” olarak tanımlanabilir. Bu terimin tamamıyla benimsenip, oldukça geniş kapsamda kullanılmasının yanısıra, eski ESP ve PK terimleri de etkinliğini sürdürmektedir.

Duke Üniversitesi Parapsikoloji Laboratuvarı’nın etkinliğini sürdürmesinin yanısıra, 1951 yılında kurulan Amerikan Parapsikoloji Vakfı (Parapsychology Foundation) da araştırma bursu sağlayan, öğrenci ve araştırmacılar için güzel bir kitaplığı olan, uluslararası seminerler düzenleyen, diğer enstitü ve grupların çalışmalarına yardımcı olan, parapsikoloji üzerine en son gelişmeleri içeren bir bülten yayımlayan ve Fransa’da Avrupa için bir Parapsikoloji Merkezi kuran, oldukça önemli bir kuruluş olarak ortaya çıktı.

Kaynak: Emrullah Tekin- X Files, Gizli Parapsikoloji Araştırmaları.

Yüzüklerin Efendisi romanında yer alan en önemli karakterlerin hangi mitolojilerden alındığını karşılaştırmalı ve detaylı olarak anlatan inceleme-araştırma çalışması yayımlandı. Bugüne kadar sayısız araştırma yapıldı. Kitaplar, makaleler yazıldı. Ancak tam anlamıyla deşifre edilemedi. Bu konuda rehber bir kitap olacak. Kısacası, Tolkien’in romanı yazarken yaptığı kokteyli nasıl hazırladığını göreceksiniz. Bunun yanında Türk kültürünün diğer kültürlerle olan derin bağlarını da. 

9 Eylül 2018 Pazar

3 Kere Hermes..


Hermetizm, Hermes Trismegistus, Hermetika, Hermetik Corpus, Hermes ve Thoth, mitoloji, Yunan tanrısı Hermes, Putperest peygamber, Zümrüt Tablet, Isaac Newton, A, Açıklanamayanlar,
Gizemli Hermes..Hermetizm'in temeli olan ve bir dizi kutsal metinlerin yazdığı Hermetika (Hermetik Corpus) 'a göre Hermes Trismegistus gizemli bir isimdir.

Birçok yazar onu Yunan Tanrısı Hermes ve Mısır Tanrı Thoth ile ilişkilendirir. Örneğin Thot, bilgiyle yoğun bir şekilde ilişkiliydi. Mısır mitolojisinde, Toth kozmosta düzeni sürdürmede çok önemli bir rol oynamıştır ve büyük ölçüde sihir, yazı ve bilimin gelişimi ile ilişkilendirilmiştir.

Antik Yunan mitolojisinde Hermes, din ve mitoloji Tanrısı olarak anılmıştır. Sık sık tanrıların elçisi ve habercisi olarak karşımıza çıkar. Ayrıca Hermes, Roma tanrısı Merkür ile tanımlanır.

MISIR İLE BAĞLANTISI
Gizli literatürde Hermes Trismegistus'dan simyayı yaratan ve günümüzde hermetizm olarak bilinen metafizik inanç sistemi geliştiren bir Mısır bilgesi olarak Thoth ile eşdeğer tutulur.

Bir dizi orta çağ düşünürü için Hermes Trismegistus, Hristiyanlığın ortaya çıkışını açıklayan putperest bir peygamberdi.


Hermetizm, Hermes Trismegistus, Hermetika, Hermetik Corpus, Hermes ve Thoth, mitoloji, Yunan tanrısı Hermes, Putperest peygamber, Zümrüt Tablet, Isaac Newton, A, Açıklanamayanlar,
ZÜMRÜT TABLET VE ISAAC NEWTON
Simya çalışmaları onunla bağlantılıydı, Zümrüt Tablet bizzat Isaac Newton tarafından Latince'den İngilizceye tercüme edilmiştir.

Bu, Isaac Newton’un Zümrüt Tablet çevirisidir. Cambridge Üniversitesi'nin Kral Kütüphanesi'nde bulunan simya makaleleri arasında keşfedilmiştir.

Hiç yalan olmadan doğrudur , kesindir ve çok gerçektir.
Aşağıda olan yukarıda olan gibidir, yukarıda olan da aşağıda olan gibidir , ve birlikte tek bir şeyin mucizesini gerçekleştirirler.
Ve bütün her şey bir olandan geldiğinden , bir olanın düşüncesinden gelmiştir. Böylece her şey bu tek olandan uyum sağlayarak çıktı.
Güneş onun babasıdır, Ay annesidir. Rüzgar onu karnında taşımıştır, toprak beslemiştir.
Dünyanın bütün gücünün babası budur. Onun gücü eğer toprağa dönerse her şeye yeter.
Toprağı ateşten ayıracaksın, sübtil olanı kalın olandan; bu büyük bir maharetle olmalı
Topraktan gökyüzüne çıkacak ve yeniden toprağa inecek , ve yukarıda ve aşağıda olanın gücünü alacak. Bununla bütün dünyanın zaferi senin olacak; bunun için bütün karanlık senden uzaklaşacak.
Bu bütün kuvvetlerin en kuvvetlisi; çünkü her sübtil şeyi yenecek, her katı şeyin içine girecek.
Dünya da böyle yaratıldı.
Hayranlık verici biçimler bundan çıktı , bunların ortamı buradadır.
Bu yüzden bana Üç Kere Büyük Hermes denir , çünkü bütün dünyanın felsefesinin üç bölümü de bana aittir. Güneş’in yaptıkları hakkındaki söylediklerim böylece bitiyor ve tamamlanıyor.
Ayrıca felsefede Hermes Trismegistus ile yoğun bir şekilde bağlantılıdır.
Bununla birlikte, varlığı hakkında kesin kanıtların bulunmaması nedeniyle özellikle de ezoterizmin yeniden dirilişinden sonra bir tarihsel figür olarak Orta Çağ'da hayali bir biçimde inşa edilmiştir.

Avrupalı simyacılar Zümrüt Tablet'i sanatlarının ve hermetik geleneklerinin temeli olarak kabul ettiler.

Eski Mısır inançlarına göre, tanrılar eski Mısır'ı fani firavunlardan daha önce yönetmiştir. Bu Tanrılar uygarlaşmış ölümlü kurallarını onların bilgilerine aktarıyordu.

Mısır tanrısı Thoth, bilgelik tanrısı ve sihirbazların koruyucusuydu. Ayrıca tanrıların bilgisini içeren kayıtların koruyucusu ve katibi idi.

İskenderiye'li Klement, Mısırlıların, Mısır rahiplerinin bütün öğretilerini içeren büyülü/cinli 42 kutsal yazıya sahip olduğunu tahmin ediyor. İskenderiye'li Klement, İskenderiye Hristiyan Okulunda ders veren bir Hristiyan ilahiyatçıydı.

İKİ TANRININ BİRLEŞMESİ
Sonunda Yunan Tanrısı Hermes ve Mısırlı meslektaşı Thoth astroloji ve simyanın koruyucusu olarak birleştirildi.

Hermes Trismegistus'a atfedilen sağ kalan metinler olan Asclepius ve Hermetik Öğreti, Hermetica'nın en önemlileridir.

Rönesans sırasında, Hermes Trismegistus'un Hz.Musa'nın moderni olduğunu kabul eden birçok bilim adamı geldi. Sonunda, bu fikir, Hermetik yazıların MS ikinci veya üçüncü yüzyıldan daha önce yazılmamış olduğu anlaşıldıktan sonra ortadan kalktı.
Ayrıca Seyyid Ahmed Amiruddin gibi bazı yazarlar, Hermes Trismegistus'un Gize Piramitlerinin kurucusu olduğuna inanmaktadır.

Diğer alimler, Hermes Trismegistus ve Hz. Muhammed arasında bir bağlantı olduğunu söylemektedirler.

Mi’raj gecesinde cennete seyahat ettiğine inanılan Hz. Muhammed, Arap soy bilimcilerin iddialarına göre Hermes Trismegistus'un soyundan gelebilir. Suriye'deki Memluk döneminden çok etkili bir tarihçi, yorumcu ve bilgin İbn Kesir şöyle demiştir:

“İdris'e gelince… O, bir soy bilimciye göre Hz.Muhammed'in soy ağacı zincirinde bulunmaktadır… İbn İshak, kalemle yazan ilk kişi olduğunu söylüyor. Onunla Adem'in hayatı arasında 380 yıllık bir süre vardı. Akademisyenlerin çoğu, bunun hakkında ilk konuşanın o olduğunu iddia ediyorlar ve ona Üçlü Hermes [Hermes Trismegistus], ”- İsmail ibn Kathir (kaynak) diyorlar
."