4 Ekim 2018 Perşembe

Şamanik eski yaşamlarımızdan günümüze.

Şamanizmden günümüze uzanan ve hala uygulanan Türk adetleri!

Kurşun dökmek, kapıdan sağ ayakla çıkmak, nazar olgusu gibi inanışlar nereden geliyor diye hiç merak ettiniz mi?

İşte Anadolu’da izleri süren, batıl inanç olarak kabul edilen bazı adet, gelenek ve inanışların şaşırtan kökleri…

“Sende nazar var!”

Çoğu ev ve iş yerinde nazar boncuğuna rastlamışsınızdır. Bir arkadaşınız iş yeri açtıysa gelen hediyelerin arasında mutlaka bir nazar boncuğu bulunur. Arabanın dikiz aynasına asılan nazar boncuğu, evlerin kapılarında hatta evde duvarlarda, kimi zaman kimsenin görmeyeceği şekilde gizlenerek de olsa hayatın bir yerinde nazar boncuğuna rastlanır.

Güzel ya da iyi bir şeye zarar geldiğinde, başka bir insanın kötü bakışlarından etkilendiğine inanılır. ‘Nazar değdi’ denildiğini duymayanımız yok gibidir. Anadolu insanında “nazar” olgusuna yaygın bir inanış vardır. Bazı insanların olağandışı özellikleri olduğuna, onların bakışlarının başka insanlara rahatsızlık verdiğine ya da kötülük getirdiğine inanılır. Bunun önüne geçmek için “nazar boncuğu” “deve boncuğu” “göz boncuğu” vb. takılır. Bu inanış Şamanizm'den kalmadır.

Kurşun dökme

Şamanizm'de buna "kut dökme" deniyor. Kötü ruhlardan birinin çaldığı kutu "talih, saadet unsurunu" geri döndürmek için yapılan bir sihri ayindir. Kurşun dökme adeti de Şamanizm geleneklerinden.

Tahtaya vurma

Tahtaya vurma adeti, sadece Türk kültüründe değil bir çok Avrupa kültüründe de bulunuyor. Eski Türkler göçebe oldukları için, daha önce girmedikleri ormanlara girerken, ormandaki kötü ruhları kovmak için ağaçlara vurup bağırarak gürültü çıkarırlarmış. Bu davranış aynı zamanda doğa ruhlarına kötü olayları haber verip, onlardan korunma dilemek amaçlıdır. Aranızda “aman başıma gelmesin, benden uzak olsun” dercesine tahtaya vuran, ya da “tahtaya vur” diyen mutlaka vardır.

Mezar taşları ve küçük suluklar

Mezarlara taş dikilmesi ve bu taşın sanat eseri haline getirilecek kadar süslenmesi İslam coğrafyasında sadece Anadolu’da görülüyor. Anadolu’daki bu şaman inanışını gösteren pek çok tarihi mezar bulunuyor. Günümüzde toplumda ulu kabul edilen kimselerin ölümlerinden sonra ruhlarından medet ummak ve mezarlarının kutsanışı şaman geleneğin devamı olarak nitelendiriliyor.

Mezarların ayak ucunda bulunan küçük suluklar; ruhların susadıkları zaman kalkıp oradan su içmeleri inancına dayanıyor. Ayrıca kuşların, böceklerin o suluklardan su içmesinin, ölmüş kişinin ruhuna fayda edeceğine inanılır.
Şaman kültüründe, ayinlerde kullanılan yardımcı ruhlar, kuş biçiminde tasvir edilmişlerdir. Kuş biçiminde düşünülen bu ruhların Şamanlara, gökyüzüne yapacakları yolculukta yardımcı olacağına inanlıyor.

Bir dilek tut!

Dilek tutmak da Şamanizm kökenli bir davranış şeklidir. Tabiat ruhlarının dileklerin gerçekleşmesine aracılık ettiğine inanılır. Sanırız Anadolu’da dilek tutmayan insan ender bulunur.

Kimileri ise dilekler için ağaçlara bezler bile bağlamıştır. Şamanizm inancında dilek dileme şekilleri; türbelere, ağaçlara, çalılara bez ve çaput bağlanır. Küçük kumaş parçaları genel olarak ağaçlara çok önem verildiğinden ve yaşamın sembolü kabul edildiğinden ve yaşam üzerinde muazzam etkileri olduğu düşünüldüğünden, bunların dallarına bağlanır ve dileğin gerçekleşmesi beklenir. Günümüzde Anadolu’da bu eski gelenek halen devam ediyor. Bu ritüelin temelinde ise doğadaki her varlığın bir ruhu olduğu inancı yatıyor.

Su içerken kafanın elle desteklenmesi

Bu da bir Şaman geleneği kalıntısıdır. Şöyle ki, su içerken insan aklı başından kaçabilir diye kafa elle tutulurmuş.

Kapıdan sağ ayakla çıkma

Kapıdan çıkarken sol ayağın önce atılarak geçilmesinin uğursuzluk getireceğine, bu nedenle sağ ayakla çıkılması gerektiğine inanılır. Kapıdan çıkarken sağ ayağın önde olması da Şaman kültüründen kalma bir ritüel.

Gidenin arkasından su dökmek

Hala Anadolu’da en yaygın adettir, gidenin arkasından su dökülür. Şaman kültüründeki suyun kutsallığı olgusunun doğurduğu inanış. Su berekettir, kutsaldır. “Su gibi çabuk dön, ak geri gel, ak çabuk, kazasız belasız git” demek için su dökülür gidenin arkasından.

“Ay Dede” nereden geliyor?

Günümüzde çocukluk anılarında gökyüzündeki ayın adı “Ay Dede”dir. Eskiden, Şamanist Türkler, ayın "koruyucu, sahip ruhu”na, "Ay Ata" ya da Ay Dede derlerdi. Onların Orta Asya'dan Anadolu'ya göçen kısmı, hala çocuklarına ayı gösterip "ay dede" derler, binlerce yıl önce şamanların yaptığı gibi.

Kırmızı kurdelenin uğuru

Gelinliğin üzerine bağlanan kırmızı kurdeleler, nişan törenlerinde yüzüklere bağlanan kırmızı kurdeleler, okumaya yeni geçmiş çocukların yakasına takılan kırmızı kurdeleler; uğur ve kısmeti temsil eder. Ayrıca kötü ruhların şerrinden korunma sağladığına inanılır. Bu da bir Şaman geleneği.

Kullandığımız halı, kilim motifleri

Günümüzde Anadolu’daki Türkmen köylerinde dokunan halı, kilim, örtü ve perdelere işlenen desenler, giysiler üzerinde kullanılan motiflerde Şaman inanışının etkileri görülüyor. Eski Türkler’de bir Şamanın giysisine yılan, akrep, çıyan, kunduz gibi yabani hayvan şekilleri çizmesinin, bu hayvanları topluluğun yaşam alanlarından uzak tutmaya yardımcı olduğuna inanılır. 

Ölünün ardından 40’ının çıkması

Birisi öldükten sonra evinde toplanıp dua okumak, bu toplanma işini 7, 21, 40 günde bir tekrarlamak gibi eylemler de Şaman kültüründen kalmadır. Eski Türk inanışına göre ruh fiziki bedenini 40 gün sonra terk etmektedir. Vefat edenin “40’nın çıkması” deyimi vardır. Şamanizm’de ölen kişinin ruhu evi terk etsin, göğe yolculuğuna başlasın, öteki ruhlar doluşmasın diye insanlar ölen kişinin evinde toplanıp ayin yapar, yas tutarlar.

Çocuklara tabiattan isimler koymak

Orta Asya Toplulukları (Eski Türkler) doğada bazı gizli kuvvetlerin varlığına inanmışlardır. Tabiat güçlerine itikad, hemen hemen bütün halk dinlerinde mevcuttur. Fiziki çevrede bulunan dağ, deniz, ırmak, ateş, fırtına, gök gürültüsü, ay, güneş, yıldızlar gibi tabiat şekil ve olaylarına karşı hayret ve korkuyla karışık bir saygı hissi eskiden beri olmuştur. Çocuklarımıza verdiğimiz isimlerin birçoğu da bu derin bağlardan kaynaklanmaktadır.

Akdeniz ve Karadeniz'in adı

Şamanist dönemde, Türkler için her yönün bir renk simgesi vardı. Kuzeyin simgesi kara, Batı'nın simgesi ak renkti. Bu yüzden kuzeyimizdeki denizin adı Karadeniz, batımızdaki denizin adı "Akdeniz"dir. 
Akdeniz'in Yunanistan ile Anadolu arasındaki uzantısına "Ege" demek çok yakın bir dönemde ortaya çıkmıştır. Atatürk'ün "ordular ilk hedefiniz Akdeniz’dir" dediği deniz, Ege'dir.


Doğanın Kutsal fahişesi..


Her kültür kendine göre bir bakış açısı ve felsefesini geliştirmiştir..

"Erkek olan kadınlar, kadın olan erkekler, önünden geçer sana selam ederiz.
Kadın fahişeler, erkek fahişeler, önünden geçer sana selam ederiz."
Sümerli yazarlar tanrıçaya sadece fahişe demediler; İnanna onlara göre "toplumun süsü"ydü; "Sümer'in neşesi"ydi; "sevgi kaynağı"ydı. O güzeldi... çekiciydi... şuhtu... şefkatliydi... en seçkin kadınlık özellikleri onda bulunurdu... Ama İnanna'nın bunlardan başka sembolize ettiği bir kavram daha vardı... o bereketi yönetmekteydi. Aynı Çatalhöyük'ün -henüz yazı bulunmadığı için adı çözülememiş- ana tanrıçası gibi.

Doğayı yenileyen, insanlara çoğalma gücü veren, doğal/doğanın kendisi bir tanrıça... Bu tanrıçanın tapımında seks ön planda olmayacaktı da kiminkinde olacaktı? Bu tanrıçanın tapınaklarında serbest seks yapılmayacaktı da kiminkinde yapılacaktı? 

Cinsellik o denli kutsal bir eylemdi ki, fahişelik de büyük verici bir göreve dönüşmüştü. Zamanın en saygın ailelerinin kız ve kadınları ona adanmış tapınaklarda bedenlerini birer enerji'ye dönüştürmek için yarışırlardı.


Okyanusların yöneticisi..

Ana Tanrıça'ın Doğuşu

 Denizler anasının ızdırabı..Hiç kimseden çekmedi Yahweh’in şu denizden çektiği kadar!. Keşke var olanı beğenseymiş de bu denli bölmelere filan kalkıp birsürü savaşa neden olmasaymış. Çok mu kötü olurdu acaba evreni -ilk hali olan kaotik sular şeklinde bırakıp- zaptı rapta almak istemese. Ama durun bir dakika; ilksel yapının kaotik olduğunu kim söylüyor bir düşünün? Sadece Eloah! Diğer başka mitolojilerde affınıza mağruren matriarkal mitolojilerde deniz hep iyiliğin kaynağıdır. Bilirim ki kimileriniz için için bu sözlerime dudak büküp “kim yoğurdumekşi der ki?” diyeceksiniz.“ Deniz ile bir tutulan anaerkil düşünce, tabii ki kendine benkötüyümdemez” şeklinde bir düşünce de geçecek aklınızdan. Ama hatırlayın ki, ilk yaşamdenizde deyim yerindeyse deniz ananın rahminde doğup, oradan toprak ananın bağrına çıkmıştır. Su insanın özü anlayacağınız. kötülük ile eş tutulan su! Bu kötü su veya deniz, tek tanrılı dinler öncesinde birçok iyi veya yaratıcı tanrıçanın kaynağıdır. Örneğin Sümer inancında bile ilksel yaratıcı tanrıça, ilksel bir denizin “derinlerin”tanrıçasıdır. Toprak ve Göğü -hatta tanrılar dahil- her şeyi o doğurmuştur. Şimdi ünlü araştırmacı Joanna Powell Colbert’e kulak verelim: “Antik Babil inancının deniz ejderi Tiamat, birçok folklor, mitoloji ve dinin deniz tanrıçasından başkası değildir. Adları değişiktir bu deniz tanrıçaların: Mari veya Mare, Meri, Mere Ama, Amphritite, Mama Cocha, Thalassa, Sedna, Toyota-Mahime, White ShellWoman, Yemaya, Lamanja ve Stella Maris, Star of the Sea”.Kim mi bu deniz tanrıçaları? İşte birkaç örnek:AFRODİT ANADYOMENE: Adının anlamı “Denizlerden doğan”dır. Sanskritçede aşktanrıçası teriminin anlamı “ambleminde balık olan”dır. Afrodit’in de yunus balığına binmiş birçok resmi vardır.(Monaghan)AMPHRITITE (Yunan): Helenik dünyada inanıldığı halde, Helenizmin yaygınlaşmasından çok önce tapılan bir tanrıçadır. Yunan dini baskınlaştıkça bu tanrıça aslında deprem tanrısı olan Poseidon ile evlendirilmiş, kendi bir deniz kızına ve deniz ruhuna, Poseidon ise denizler tanrısına dönüştürülmüştür. İçlerinde kıymetli taşlar ve derinlerin memelilerini beslediğideniz mağaralarında yaşar.

(Monaghan)BHEARA (İrlanda, İskoçya): Deniz ihtiyarı.Yakışıklı ve genç bir adam ona iyidavramnca genç bir kıza dönüşüp onu ödüllendirir.

GÜZEL HANIM/ WHAHT-KAY (Lummi kabilesi): Temiz göğün kız kardeşi.Uyuyupkalınca Speiden adası oldu.(Clark, Erdoes & Ortiz, Allen).

IAMANJA (Brezilya): Amerikaya köle gemileri ile gelince Yemaya adı lamanja’yadönüştü.Denizin Kutsal Kraliçesi diye tanınırdı.Yerliler yazgündönümünde kayıkları iledenize açılıp suya küçük çiçekler atarak onu onurlandırırlardı.

(Stone, Edwards)ILMATAR (Finlandiya): Dünyayı yarattığına inanılan su anası(Stone)

KWAN YIN (Çin), KWANNON (Japonya): Bir yunus’un üzerinde resmedilen tanrıça.

(Monaghan, Jonson)MAMA COCHA (Peru): Anne deniz.Eski Perunun en eski tanrısı. İnkalarca da tapıldı.Balina tanrıça olarak da görülür ve tüm besinlerin kaynağı oduğuna inanılır.

(Monaghan).MAMI WATA (Gana): Suların kadını.Bir denizkızı şeklinde tahayyül edilir.

MORGANA (İngiltere): Kelt tanrıçası, inanışa göre Avalon’da yaralanan kral Arthur,Morgan tarafından kurtarıldı.Gelecekteki mutlak kral olan Arthur bu gün bile hâlâ onunladinlenmekte.Daha sonra bu öykü Yuvarlak Masa şövalyelerine ve Morgan da kötü MorganLa Fey’e dönüştürüldü.

(Monaghan, Stewart, Mattews).TETIS (Yunan): En eski Helen dini öncesi deniz tanrıçası. Dişi yaratıcı.(Anadolu’nun anaerkil krallığı Truva kurulduğu gün, Truvayı yıkacak katil Aşil’in babası ile evlendirildi).

THALASSA (Yunan): Her şeyin anası.Tetis’in diğer adı.Adının anlamı “deniz”.Dişiyaratıcı.

(Monaghan).YEMAYA-OLOKUN (Kuzey Afrika’nın Yoruba adaları): Denizin anası. Yaratılışın rahmi.Dolunay, denizkızı, insanlığın anlayabileceğinden çok öte bir gerçeklik.


3 Ekim 2018 Çarşamba

Sonbahar ve dönüşüm..

Biz ölümlülerde bu kainatla birlikte dönüştüğümüzü bir olduğumuzu idrak edip anlarsak ortada hiç bir acı ve hüzün kalmayacak.Pir Mevlana'nın dediği gibi her şey dönmekte dönüşmekte.Gökyüzünün bazen açık ve güneşli olduğu, sonbahar günleri büyük bir coşkuyla yaşanır. Bunalımlı yaz günleri, kışın huzuruna dönüşmeden önce sarı bir şölen, bir köy düğünü havasında geçen günleri yaşatır. Güz, Hazan ve Bağ bozumu isimleriyle de çağrılan bir festivaldir, kışa mahkum dünyanın son gösterişli defilesidir. İnsanın aklına sonsuzmuş gibi gelen koyu mavi gökyüzü; altındaki her şeyi bir annenin şefkatiyle kucaklar sanki. Yeşil, sarı, turuncu, kırmızı, kahverengi ve bunların belirli bir oranda karışımı olan tonlarda renklere sahip yapraklar dökülür yollara, banklara, nehir kenarlarına ya da eski bir evin çatısına. Kayın, kestane, gürgen, ıhlamur, akçaağaç, karaağaç, meşe ve kızılağaç yavaş yavaş çıkarır elbisesini. Renk dağılımları da çeşitlilik gösterir. Bazen belirli bir ton yoğunlaşır, bazende karmakarışık olur her renk. Çayırlar yamaçları çepeçevre kuşatmıştır, fakat onların da ilkbahardaki gençlikleri kalmamıştır. Bazı küçük ağaçlar sanki sıkıntılardan kurtulmak için, daha huzurlu olmak için çoktan yapraklarını dökmüştür bile.

Dünyanın, büyük metropollerin, şehirlerin hatta kasabaların tüm gürültüsünden, pis havasından ve kurşun rengi dünyasından oldukça iyi gizlenmiş bir yerde, kadınlar, erkekler, çocuklar, inekler, köpekler, kediler, kuşlar, ismini bildiğim ve bilmediğim tüm böcekler, kelebekler, diğer yaşayan, hisseden, hayatta olan, nefes alan, ılık havayı tüm hücrelerine kadar soluyan her canlı varlık, yağmurun tozunu sindirdiği toprak yollar, şuursuz taşlar, musluğu damlatan beyaz badanalı tüm hayır çeşmeleri, üzerine daha keskin gölgeler düşmeye başlayan dere; nasıl bir umut, hoşnutluk, memnunluk, minnet ve dinginlikle karşılıyordu değişimi. Sevinç kokuyordu hava, içinde bulunduğu tüm boşluktan tam anlamıyla hoşnuttu her zerre.

Tüm bunlara uzak, sınırlı idrak ve anlayışa sahip bir çok insana önemli dersler veriyordu aslında. Çoğu insan için hüzündür bu, bazıları içinse yalnızlık, bazıları; insanların da dökülen yapraklar gibi olduğunu düşünür, bazıları rengi değişen gökyüzünü ve soğuyan havayı yaşlanmak gibi algılar, bazıları için ölüme yaklaşmaktır, hayatın gücenmesidir, umutsuzluk ve üzüntüdür. Bazıları için kaybolan yıllar, geçip giden gençlik, uzakta kalan neşeli ve güzel günler, heyecan ve çoşkuyla şu kahrolası dünyaya kafa tutulan zamanların anıları pişmanlık duygusuyla birleşip manevi kaynaklı ıstıraplara dönüşür, mevcut durumda dünya yaşamının kaçınılmaz bir ögesi haline gelir.

Öğleden sonraları yola çıkmak gerek. Çünkü bu mevsimde günün en güzel zamanı; olanca cömertliği ve gücüyle güneşin insanı ısıtmaya çalıştığı bu saatlerdir. Patikadan biraz yürüyerek toprak yola, sonra oradan ağaçların arasına ve doğruca büyük ormanın her yerini görebilen bir meydana, büyük bir alana ulaştırır gün bizi.

Kafasını kaldırıp çıplak ve koyu mavi olan gökyüzüne, boynu sızyalanadek baktı. Bu enginliğin bir sonu olup olmadığını düşündü. Dünyanın şeklinden dolayı bir yerden yola çıkan nihayetinde başlangıçtaki yerine gelir diye biliyordu. Peki bu koyu mavi göğün ardındaki kapkara okyanusa doğru yola çıkan? Tüm yaşadıklarının, gördüklerinin, duyduklarının, dokunduklarının ve tattıklarının bir hayal, rüya ya da zihninde gerçekleşen korkunç bir kabus olabileceğini düşündü. Dudak burktu. Böyle bir şeyin olabileceği ihtimali olsa da gerçeği, tam olarak asla bilemeyeceğine inandığını için cehaletinde teselli buldu. Gerçekten kesin olarak tek şey biliyordu; geçiciydi. Engin gökyüzü, yaklaşan akşamla görünmeye başlayan zühal (satürn), gece tüm ihtişamıyla izlediği kehkeşan sakinleri (samanyolundaki tüm yıldızlar) ve onun uçsuz bucaksız boşluktaki diğer kuzenleri geçiciydi. Yavaş yavaş, batmak için dağlara doğru yaklaşan güneşe baktı. Gerçekten hareket ediyor olması ne kadar tuhaftı. Daha da tuhafı, tüm insanlık tarihi boyunca kehkeşan içinde toplam gittiği yol, gideceği toplam yolun binde biri bile değildi. Hem güneş hem kendisi ne kadar küçüktü.

Şu büyük kozalaklı çamlar bile geçiciydi. Kim bilir en yaşlısı kaç yaşındaydı. Dün biraz yağmur yağmıştı, yapraklar ve çayırlar ıslaktı. Kuşların sayısı azalmış ve sesleri cılızlaşmıştı. Uzaktan evlerine giden insanları izledi. Bir zamanlar yoktular ve bir zaman gelecek olmayacaklar. Evlerin önlerinde akşam telaşı yaşanıyordu. Belki de bir şeyler için gerçekten çok büyük heyecan duyan bir kaç insan vardı oradaki evlerde. Birden hiç bir şeyi umursamamaya çalıştı. Boşver...

Biten günle, aydınlık, karanlığa, sarı, yeşil, turuncu, kahverengi yapraklar ve koyu mavi gökyüzü siyaha döner. İncecik, zarif ve güzel görüntüler kaybolur. Işık yok olur. Günün coşkulu gürültüsü sessizliğe döner. Kuşlar da susar. Dere, dağdan aldığı suyu çoktan denize boşaltmıştır. Hayat ölüme döner.

Usul usul yitip gitmiştir zaman. Kimse anlamadan, devinimde kaybolmuştur tüm varlık.

2 Ekim 2018 Salı

Işık ve karanlık..

Bir hikayeye göre:Tanrı -Şurada bir ışık olsun. der -Işık cevap verir.- Tanrım ikiz kardeşim karanlığı beklemek zorundayım.Ben karanlık olmadan olamam. Tanrı sorar . -Neden karanlığı beklemek zorundasın ? Karanlık zaten orada.Işık cevap verir.-O zaman ben de oradayım..