19 Haziran 2019 Çarşamba

İnsanlar ve gerçekler..

Bu soru Don Harkins’in 2001’de yazmış olduğu şu bilge sözlerle yanıtlanmıştır:
“Geçtiğimiz yıllarda insanların gerçeği neden göremediklerine dair – bu gerçek tokat gibi yüzlerine çarpsa da – pek çok teori geliştirip sonra da bu teorilerden vazgeçtim. “Komploları” görebilen bizler oldukça iyi bir şekilde belgelenmiş olan kolektif kölelik ve istismar sürecini anlatan konuları bile insanların neden idrak edemediklerine dair kendi kendimizle sayısız konuşmalara girişmişizdir. Bunun için en çok yapılan açıklama çoğu insanın gerçekte ne olup bittiğini sadece “görmek istemediklerine” dair yapılan açıklamadır.
Dünyanın güç elitlerini oluşturan oldukça kötü kadın ve erkekler yemyeşil bir sanal ortamı öyle zeki bir şekilde tasarlamışlardır ki kulaklarına zımbalanmış parlak etiketlerin farkına varıp otladıkları yerden sıkılıp otladıkları yerin ötesini görmeye çalışan çok az insan bulunmaktadır.
Bu otlaktaki köleliklerini göremeyen insanların çiftliğin ve feodal beyin şatosunun ötesini görebilenleri çılgın “komplo teorisyenleri” olarak görmeye eğilimleri vardır.
Sonuç olarak bunun neden böyle olduğunu anlıyorum.
Bunun nedeni bu insanların kendi özgürlüklerinin güç elitlerinin liderliğinde yok olup gittiğini görmek istememeleri değil de basitçe görüşlerini bloke eden delinmemiş perdelerin varlığıdır.
İnsana ait tüm çabalar filtrasyon sürecidir. Spor buna en iyi örnektir. Spesifik sporları oyun sahasından atılana kadar oynamaya devam ederiz. Büyük paralar vererek izlediğimiz büyük atletler bu sahalardan hiç atılmazlar. Küçük liglerde oynayan milyonlarca çocuk ise Dünya Karşılaşmalarına gidecek en fazla 50 kişi kalana kadar süzgeçten geçmeye devam ederler.
Birinci perdenin arkasında:
Gezegende 8 milyarın üzerinde insan vardır. Bu insanların çoğu sadece yaşamlarını sürdürmeye yetecek kadar kafa yorarlar. İnsanlığın % 90’ı birinci perdeyi delemeden yaşayıp ölürler.
Doğrusu bu 8 milyar insanın sadece % 1’inin bu 9 perdeyi delebildiği söylenebilir. Bu “sanal ortam”ın yeşilliğinin sürdürebilmesi için global elit diğer pek çok perdeyi delmiş olanlara pek çok alanda doğruyu araştıranları yanlış yönlendirmeleri için rüşvet vermektedirler. Buna ben basitçe entelektüel kötüye kullanım diyorum – değersiz bir şey için Evrensel Gerçeğin doğum hakkını satmak – Yaldızla kaplanmış gösterişli zenginlik, ün ve toplumda yer edinme, yükselme gibi etiketler pek çok yetenekli entelektüeli baştan çıkarmıştır.
Don Harkins’e teşekkür ederek şimdi bu yeni güncellenen “Dokuz Perde”yi sunuyorum:
Birinci perde:
İnsanlığın % 10’u birinci perdeyi delip politika dünyasını keşfedecektir. Oy vereceğiz, aktifleşeceğiz ve bir fikir geliştireceğiz. Fikirlerimiz çevremizdeki dünya tarafından şekillenecek; toplum tarafından eğitilmeye başladığımız ilk günlerden itibaren hükümet yetkililerinin, medyadaki kişiliklerin ve diğer “uzman”ların otoritenin en önemli sesleri olarak görmeye koşullandırılacağız. Bu gruptaki insanların % 90’ı üçüncü perdeyi delemeden yaşayıp öleceklerdir.
İkinci perde:
İnsanların % 10’u ikinciyi perdeyi de delip tarihin dünyasını, birey ve hükümet arasındaki ilişkiyi, kurumsal yasalar ve toplum yasaları aracılığı ile öz-yönetimin anlamını keşfedecektir.
Üçüncü perde:
İkinci perdeyi delenlerin % 10’u üçüncü perdeyi de delip insanlar da dahil olmak üzere dünyanın tüm kaynaklarının – modern haraca kesme yöntemleriyle tüm dünya ekonomisini borçlandırma temelinde bir kurumsal yapı oluşturarak – oldukça zengin ve güçlü aileler tarafından kontrol edildiğini fark edeceklerdir. Üçüncü perdeyi delenlerin % 90’ı dördüncü perdeyi delemeden yaşayıp öleceklerdir.
Dördüncü perde:
İnsanlığın % 10’u dördüncü perdeyi delip İllüminati, Farmasonluk ve diğer gizli örgütlerin varlığını keşfedecektir. Bu örgütler soydan soya aktarılan kadim bilgilerin sürdürülmesi için semboller kullanıp seremoniler düzenlemektedirler. Böylelikle de sıradan insanları politik, ekonomik ve ruhsal olarak dünyadaki en eski kan bağı olan bu ailelere bağlı kılmaktadırlar. Bu gruptakilerin % 90’ı beşinci perdeyi delemeden yaşayıp öleceklerdir.
Beşinci perde:
% 10’luk grup beşinci perdeyi delip gizli örgütlerin teknolojik olarak çok ileride olup zamanda yolculuk ve yıldızlarası iletişim gibi olayları herhangi bir sınır olmadan gerçekleştirmekte oldularını ve insanların tüm düşüncelerini ve eylemlerini kontrol altında tuttuklarını öğreneceklerdir. Nuh zamanındaki günlerdeki gibi bu teknoloji ile sentetik yaşam formları yaratabildiklerini öğreneceklerdir. Bu gruptakilerin % 90’ı altıncı perdeyi delemeden yaşayıp öleceklerdir.
Altıncı perde:
% 10’luk grup altıncı perdeyi delip çocukluk çağı literatüründe kurgusal canavarlar oldukları düşünülen ejderhaların, sürüngenimsilerin ve uzaylıların gerçekten var olduklarını ve gizli örgütlerin arkasındaki asıl kontrolcü güçlerin bu varlıklar olduklarını öğreneceklerdir.
Yedinci perde:
İnsanların % 10’u yedinci perdeyi delip fraktal geometriyi ve sayılarda yer alan evrensel kuralları anlayacaklardır. Tüm evrenin yaratıcı gücünün formül ve sekansların nümerik kodlarıyla bağlantılı olduğunu ve zaman, uzay, paralel evrenlerin yapısı ve bu yerlere giriş gibi “gizemleri” burada farkedeceklerdir. Entelektüel seviyeleri bu yedinci perdeyi delmelerini sağlayanlar yönetici elitlerin sundukları zenginlik ve parıltılı hayat sözlerine kanıp yenik düşmeyeceklerdir.
Sekizinci perde:
Sekizinci perde delindiğinde yaşayan tüm canlılardaki saf yaşam gücü olan, SEVGİ olarak bilinen saf enerji formunun ve Tanrının farkına varılacaktır. Bu perdenin delinmesi için derin bir alçakgönüllülük gerekmektedir.
Dokuzuncu perde:
Dokuzuncu perdeyi delmenin anlamı sevgi olarak bilinen saf enerji formuyla bütünleşmek ve Tanrı ve onun tüm formülasyonlarıyla bir haline gelmektir. Bu saf enerji ile bütünleşen kişi tüm iyilikle kucaklaşır ve kurban olma, ölüm ve kurtulma ile ilgili tüm evrensel planların tam bir idrakına ulaşır; bundan sonra yaşamın kendisi bütünlenmiş hale gelir ve kişi çevresindeki dünyaya masum bir çocuğun gözleriyle ve saf SEVGİden doğmuş olan derin bir bilgelikle bakmaya başlar.
Bu teorinin doğru olduğunu varsayarsak burada inanılmaz bir ironinin yer aldığını göreceğiz. Birinci ila beşinci perdelerin arasında sıkışıp kalmış olanlar daha yukarıdaki perdeleri delmiş olanları tehlikeli deli olarak göreceklerdir.
Bu yazının amacı kitlelerin gerçeği neden göremediklerine dair bir anlayış sunmak, perdelerin arkasındaki insanlara yaşamanın, nefes almanın ve düşünmenin sadece başlangıç olduğunu anlamalarına yardım etmek ve insanlara yaşamdaki en büyük maceranın bir sonraki perdenin arkasında olduğunu göstermektir. Kendimiz ve Tanrı arasında sadece bir perde bulunmaktadır.
Çeviren: Lora Ateş

17 Haziran 2019 Pazartesi

mevlana

Mevlana’nın konuşması ağaçların hafif bir rüzgar karşısında kıpırdanması kadar yumuşak, sözleri gösterişten uzak ve zarif, kalabalığa kaçmadan sade olmalarına karşın Şems’e bir devenin homurdanması gibi geliyordu.
Kulaklarını kapamayı denediyse de o güzel ağzın açılıp kapanışı onu iyice çileden çıkardı. Sonunda artık dayanamadı.
Ayağa kalkıp Mevlana’nın önünde dizili duran kitapları işaret ederek “bunlar nedir” diye kullanılmamaktan çatlamış sesiyle sordu.
Mevlana bakışlarını çinili kubbeden bu küstah yabancıya doğru indirdi. İki müridi kalkıp bu dilenciyi dışarı atmak için hareketlendiler ama Mevlana onları durdurdu.
– Sen anlayamazsın, dedi Şems.
Yarı acıyla, yarı iğrenmeyle söylendi.
Mevlana’ya yaklaştığında endişelenenlerin sesleri yükseldi. Bir an durdu, sonra kitapları masanın üzerinden alıp koltuğunun altına yerleştirdi ve dönüp Mevlana’nın önündeki havuza doğru ilerledi.
Şems havuza girip de paha biçilemez kitapları birer birer suya bırakınca, Mevlana “Bu ne!” diye bağırdı.
– Sen anlayamazsın, diye cevap verdi Şems.
-Dikkat et yabancı! Elinde paha biçilemez hazineler tutuyorsun. Altın, varak ve parşömen onların en değersiz yanlarıdır.
Ancak Şems onu dikkate almadı. Kitapları suya bıraktı. Topluluktan gelen bir gürleme sesiyle beraber 3 kişi suya atlayıp kitapları Şems’in elinden almak için itişmeye başladılar.
Ama Mevlana’nın haykırışı onları durdurdu.
– Bu adamın bir deli olduğunu düşünmüştüm ama şimdi görüyorum ki esas çıldırmış olan sizsiniz. Burası kutsal bir mekan, kavga edip tartışabileceğiniz bir pazar yeri değil.
Müritleri havuzdan çıkıp Şems’i yalnız bıraktılar.
– Güzel konuştun Mevlana, dedi derviş.
Havuz kitaplardan akan mürekkeple maviye boyanmıştı. Şimdiden sayfalardan bazıları ciltlerinden ayrılmış suda yüzüyorlardı.
Mevlana harap olmuş kitaplara bakıp kendisi için ne kadar değerli olduğunu düşününce gözlerinden yaşlar boşandı. Allah’a ulaşan merdivenin özenle, yıllarca acı çekişle, çabayla şekillenmiş basamaklarıydılar.
Mevlana’nın akan yaşları Şems’i kendine getirdi ve kalbi yumuşadı.
– Bunlardan hangisi senin için en değerlisi?
Cevap vermekte aciz kalan Mevlana başını salladı.
Şems durup kitaplardan birini sudan aldı.
– Attar’ın kendi elleriyle sana vermiş olduğu Esrarname’mi? deyip kitabı ona uzattı.
Mevlana yutkundu. Kitap kupkuruydu, üzerindeki tozlar bile duruyordu sanki raftan yeni alınmış gibi.
– Belki de üzerinde o kadar uzun zaman incelikle çalıştığın Maarif’tir.
Mevlana kitabı eline aldı. O da kuruydu.
– Mucize! diye bağırdı biri.
Mevlana gözleri yabancıya dikili öylece kalakaldı.
– Ermişliğe giden iki yol vardır., dedi Şems.
Kitapları işaret ederek “biri uzun yol” deyip ardından da “ biri de kısa yol” diye ekledi.
– Neymiş o kısa yolun adı? diye sordu Mevlana.
– Sevginin yolu, dedi Şems.
Mevlana sordu;
– Peki ben nasıl öğrenebilirim o yolda yürümeyi?
– Sevgi ders alınarak öğrenilmez, dedi Şems.
– Sen yakılmayı bekleyen bir lambasın, ben de alevim. Artık kitapları bırakıp benimle gelme zamanıdır.
İşte her şey böyle başladı

7 Haziran 2019 Cuma

Asyalı halklar..

Kafkas halklarının atası olan Nartların Jak'ej adında yaşlı bir prensleri vardı. Jak'ej, halka etmediğini bırakmaz, onlara eziyet ederdi. Nartlar bir gün, düştükleri durumu görüşmek için gizlice toplandılar. Yaşlılar, kendilerine bir başkan gerektiğini söylüyorlardı.
Tam o sırada Nart Vezirmes’in sesi duyuldu:
"Ey Nartlar, kimi ararsanız? Savaşta yol gösteren, barışta danışmanınız. Gelecekten haber vereniniz, kısacası bizi gerçekte yöneten kimdi?
Toplantıya katılan Nart erkekleri koro halinde haykırdı:
"Güzeller güzeli, bilgeler bilgesi Seteney Guaşe"
Nart Vezirmes de bunun üzerine "Öyleyse bundan böyle yöneticimiz de Seteney Guaşe'dir"dedi. (1)
Nartların mitolojik kahramanı olan, yarı insan, yarı Tanrı Seteney Guaşe, güzeldir ve bilgedir. Nart kurultaylarında çözümlenemeyen sorunlar O'nun dudakları arasından çıkan sihirli bir kaç sözcükle hallolur. Adı, Kuzey Kafkasya dillerinde "Gül" anlamındadır. O doğan çocukların da isim annesidir. Doğarken kulağına üflemediği çocuk geri zekalı olmaya mahkumdur.
Nartların atası ise Seteney Guaşe'nin bir kaya parçasından doğan oğlu Sosrıkua'dır. Seteney Guaşe’nin dostu Demirci Tlepş tarafından doğumu gerçekleştirilen Sosrıkua, doğar doğmaz yedi kez suya sokulup çıkarılmıştır. Bir ateş topu halinde doğan Sosrıkua'nın vücudu bu işlem sonucu çelikleşmiş, ama topuklarından tutulduğu için o bölümü etten ve kemikten kalmıştır. Bu yüzden Nartların ve onların torunları Çerkeslerin topuklarından çok zayıf olduğu söylenir. (2)
Sosrıkua'nın bir kaya parçasından doğuşu, Grek mitolojisindeki "Cyclop" ve Türk destanlarındaki "Tepegöz'ün doğuşu" ile benzerlikler taşır. Sosrıkua, Kuzey Kafkasya dillerinde ateş saçan ve yakan erkek çocuk anlamına gelir. Onsuz, Nart öyküleri çok yavandır. Bu destan kahramanları öykülere öylesine damgasını vurmuştur ki o başka uluslarda bir Prometheus ya da Akhilleus olmuştur.
DİPNOTLAR:
1) Anlatan Hadjawar Umar, 1971'de Pınarbaşı ilçesine bağlı Muderey Köyü'ndeki Yısmeyl Özdemir tarafından derlenmiştir.
2) Anlatan Şarmat İsa, 70 yaşında ve Guimbokıt köyünde doğmuştur

20 Mayıs 2019 Pazartesi

Çiçek aşısı ve Türkler

TIP TARİHİNDEN İKİ KARE-
12. yüzyıl Arap yazarı Usame bin Munkız’ın (1095-1188): Kitab el-İ‘tibar li Usame bin Munkız el Kinânî (İbn Munkız Haçlılar’a Karşı) adlı eserinde yer alan bir yorumda, o dönemin Doğu ve Batı tıbbı arasında ilginç bir zıtlık göze çarpmaktadır. Burada bir Doğulu Hekim, başından geçen bir olayı şöyle aktarır:
“Bana bacağında çıban bulunan bir savaşçı ve ateşi olan bir kadın getirdiler. Savaşçıya biraz yakı uyguladım; çıban açıldı ve iyileşmeye başladı. Kadına gelince, belli yiyecekleri yemesini yasakladım ve ateşini düşürdüm. Bir Frank (Batılı) Hekim geldiğinde oradaydım. Benim için onlara dedi ki: ‘Bu adam, onları nasıl tedavi edeceği konusunda hiçbir şey bilmiyor’. Sonra, savaşçıya dönerek sordu: ‘Hangisini istersin, tek bir bacakla yaşamayı mı, yoksa iki bacakla ölmeyi mi?’. ‘Tek bir bacakla yaşamayı isterim’ diye yanıtladı savaşçı. Hekim, “O zaman bana, keskin bir baltayla güçlü bir asker getirin” dedi. Hekim, hastanın bacağını bir kütüğün üzerine koydu ve askere, “Bacağı baltayla kes, tek bir vuruşta kopar!” dedi. Gözümün önünde asker sert bir darbe indirdi, ama bacak kopmadı. Talihsiz adama ikinci bir darbe indirdi ve bunun üzerine kemikten ilik aktı ve hasta hemen öldü. Kadına gelince, hekim onu muayene etti ve “Bu kadının kafasında şeytan var; saçını kazıyın!” dedi. Tıraş ettiler; (hasta) yine soydaşları gibi sarmısak ve hardaldan oluşan perhiz yemeğini yemeyi sürdürdü. Ateşi daha da yükseldi. Hekim o zaman, “Şeytan, kafasının iç taraflarına gitti” dedi. Usturayı kaparak kadının kafasını haç biçiminde yardı, yarığın ortasındaki deriyi çekerek kafatası kemiği görününceye dek soydu. Sonra kafasını tuzla ovdu. Kadıncağız oracıkta can verdi.” [a.g.e – sayfa:76]
Türkler, çiçek hastalarının deri döküntülerini ceviz kabukları içinde biriktirip, saklıyorlar ve çiçekten korumak istedikleri insanların kollarında çizik yapıp, saklanmış bu deri döküntülerinden bir parçayı oraya sürüyorlardı. Bunun sonucunda genellikle o kişide, çiçek hastalarında görülen belirtiler (ateş, deri döküntüsü vb.) görülüyor, ancak hastalığı hafif atlatıyor ve böylece yaşamsal risk de ortadan kalkıyordu. Bu şekilde aşılama, daha sonra "variyolasyon" (çiçekli bir insandan alınan cerahatle yapılan çiçek aşısı) olarak adlandırılmıştır. Türkler’in yüzyıllarca uyguladıkları çiçek aşısına Avrupa uzun süre direndi. Ünlü Fransız yazarı François-Marie Arouet Voltaire (1694-1778), 1759’da variyolasyonu savundu. Avrupa’da dinsiz olarak ün salan Voltaire’e uzun süre kulak asan olmadı. 1764’te Fransız Tıp Akademisi, bu yöntemin yararlı olabileceğini benimsedi. Ama 1774’te çiçeğe yakalanan Fransa Kralı XV. Louis (yön.1715-1774), aşı yapılmasını reddetti ve öldü. Çiçek aşısı keşfinin Türkler’den gelmesi, Avrupa’yı uzun süre çekimsemede bıraktı. Rahipler, "kâfirlerin" (Türkler’in) buluşu olan bu aşıyı yaptıranların dinden sapacağını ilân ettiler.
Paris Üniversitesi İlahiyat Fakültesi, İngiliz ve Amerikan kiliseleri de aşıya karşı çıkmaktaydı. Bir papaz, Peygamber Eyyûb’un hastalığının şeytan tarafından aşılanan çiçek hastalığı olması olasılığı bulunduğunu, hastalıkların Tanrı tarafından günahların bir cezası olarak gönderildiğini, onun için de bu cezanın önüne geçmek üzere yapılacak her girişimin, "şeytanca bir işlem’den öte bir şey olmayacağını" söylüyordu. 1721 yılında Amerika’nın Boston kentinde Dr. Zabdiel Boylston (1679-1766) adında bir hekim, variyolasyon işlemini kendi oğluna uygulamışsa da, kentin büyükleri bu işlemin yinelenmesini doktora yasakladıkları gibi, bunun insanı zehirlemekten farkı olmadığını, bu nedenle doktorun adam öldürmeye kalkışmaktan sanık olarak mahkemeye çıkarılması gerektiğini öne sürmeye kadar varmışlardır. Tüm karşı çıkmalara karşın Boylston, bu işlemi iki yıl içinde 300 kadar kişiye uygulamış ve bu 300 kişiden ancak ikisi kurtulamayarak çiçekten ölmüştü; oysa aynı dönemde bu işlemin uygulanmadığı 6 bin hastadan bini ölmüştü. [a.g.e – sayfa:301]
KİTAP:
Prof. Dr. Zeki Tez- Tıbbın Gizemli Tarihi