5 Eylül 2020 Cumartesi

 TARiHTEKi iLK DiN KİTABI: ALTI YARIK TİGİN


ALTI YARIK TİGİN (KM) (Altı Işık Nasibi, Altın Çiçek Doktrini) (-1517 ile -512) arasında 1000 yıl süreyle kaydedilmiş. BUĞUN TUR'lar, rahipler kurulu tarafından kaydedilmiş BOLTI'ları dinsel kaideleri

dolayısıyla, felsefi seviyede düşünceleri, felsefeye ilk adımları gösterdiği gibi, yaşanmış olan tarihi olayları da nakletmektedir. Kısacası, din/felsefe/tarihi birlikte veren belgeler halindedir.


Macar Türkolog Aurel Stein, 1907'de İçki Türkistan'ın Miran kentinde 3 yaprak kağıt bulmuştur. Bu kağıtlar üzerinde “çok eski bir Türkçe”yle yazılmış metinler vardı. Bu metinlerden, ait olduğu kitabın -emin ve üstün bir ifade şekliyle – varlığımızın sırrını

açıkladığı anlaşılmaktaydı. İlk yaprak, yazının 6 maddelik ana bölümünü oluşturan YARLIK BOLTI'lara, onlar da sekiz maddelik

BIRİLER'e ayrılmıştır. 2. ve 3. yapraklar ise, Yarlık Boltı'lara göre meydana gelen BOLTI'lara ayrılmıştır. Boltı, “inanç ve onu kaideleştiren doktrin” demektir. ALTI YARIQ, “Tanrı'ya varma, onda erime, onunla özdeşleşme için gerekli 6 fazileti ifade eder. TİGİN ise “bu faziletlere sahip olabilmek için, ona nüfuz edebilme, yani içeriği, felsefesini kavrayabilmek için gerekli ilme sahip olma”yı öğretir. VAROLUŞ'u tek bir esasa, tek bir temele “determinizm”e bağlıyor. OLONI, “Evrenin, alemin kuruluş mekaniğini”, halkın

anlayacağı “sembol-söz”lerle anlatıyor.


TARİHTEKİ BU İLK DİN KİTABI NE ZAMAN YAZILMIŞTIR?


Aurel Stein, bu metinlerin “çok, pek çok eski bir Türkçe”yle yazılmış olduğunu kaydetmektedir. Moğolistan tarih yazarlarına göre, Boltı'lar, yani “dinsel inançlar ve kaideleri” -1517'den -516'ya

Daryüs'ün Ür Apa yenilgisine kadar 1000 yıl süreyle kaydedilmiştir.

Fakat, ana metin, tarihten süzülerek gelen TEK TANRI kavramına ait İNANÇLAR ve bu inançların çerçevesini oluşturan TÖRE'ler ve KURAL'lar ne zaman yazılmıştır? Aurel Stein ve henüz tarihi konusunda araştırma yapmamış olan tarih yazarları “çok eski”

fikrinde birleşmektedirler. Bu konuda Kazım Mirşan'ın kanısı şudur: Miran'da bulunmuş olan metinlerde, ancak, tarihleri 12 binleri

gösteren en eski SINTAŞ'larında (heykel değerindeki yazılı taşlar) görülebilen tamgalara rastlanmaktadır. Örneğin, Öge Ke'deki “G” harfi, Üç Yarıq'daki “A” harfi için, ilk ve en eski tamgalar kullanılmaktadır. Ana metni kopya edenler, metini tam okuyamadıkları ve anlayamadıkları için, büyük güçlükler çekmişler ve yanlışlıklar yapmışlardır.


Altı Yarıq Tigin, herhalde taş üzerine yazılı bir halde, bir mabette saklanmış, bu metne göre rahipler, -1517'den -512'ye kadar Boltı'ları kaydetmişler ve -516'da mabetlerin Çin tarafından kontrol altına alınmalarıyla, mabetteki yazıların hepsi kopya edilerek Miran kentine götürülmüştür. ALTI YARIK TİGİN, BUDİZM'in kökenini verir ve bu nedenle Ön-Türklerin esas dini Budizm diyebiliriz. Ayrıca, Yunanlılara mal edilen İYİLİK ve KÖTÜLÜK felsefesini, başka felsefi disiplinlerinin kökenlerini bu bu belgelerde bulmak imkanı vardır.


Ön-Türkçeden Budizm'e geçen ve Sanskritçe sayılan birkaç kelime veriyoruz:


BUDA: ayrılma (buda/mak, budak)

BUDHA: bilgisizlikten ayrılan, bilgisizlik rüyasından

uyanan.

Nİ-İRVAN: ilk hale dönüş; NİRVANA: kurtuluş

WAY-NİQİ: talim; VAİNEYİKA: talim vb. (KM)


Haluk Tarcan'ın “Evrensel Uygarlıkların Köken

Kültürü Ön-Türk Uygarlığı” adlı kitabından alınmıştır.


ULU-KEM


ULU-KEM (TUVA-ALTAYLAR) Sülyek köyündeki yazılı kaya resmi, ALTI YARIK TİGİN'den başka bir şey olmayan TİBET ÇARKI'nın bir bölümünü, ve en eski TAMĞA şekillerini göstermektedir.

2 Eylül 2020 Çarşamba

 KOCA YUSUF 


1856 yılında Şumnu, Bulgaristan'da doğdu (O zaman orası Osmanlıydı) Dünyaca ünlü Deliormanlı Türk güreşçidir. Güreşin efsanevi isimlerinden olan Yusuf, 120 okkalık (144 kg) gövdesi, güreş becerisi, gücü ve sporcu ahlakı ile "Koca" lakabını almıştır. Ona "Koca" lakabı Filozof Rıza Tevfik tarafından sonradan verilmiştir.


Koca Yusuf dönemin ünlü pehlivanlarından Nasçıköylü Kel İsmail Pehlivan'ın çırağı olarak çok ufak yaşta güreşe başladı. Uzun süre Kırkpınar başpehlivanlığını elinde bulunduran Kel Aliço ile güreşti.


Herkes er meydanlarının pek yaman kurdu Kel Aliço'nun bu "tüysüz kızan"ı karşısına çıktığına pişman edeceğini umuyordu. Ancak Deliormanlı Yusuf, öylesine yaman bir güreş çıkarıyordu ki, buna Kel Aliço da şaşırmış ve güreş alemindeki meşhur gaddarlığını dahi ortaya koymaktan çekinmemişti.


Ancak saatler uzayıp gittiği halde Aliço neticeyi lehine çeviriyordu. Üstelik ilerlemiş bir yaşta bulunan ünlü pehlivanda yorgunluk alametleri başgöstermeye başlamış ve durumu tehlikeye düşmüştü. 26 yılın başpehlivanı Aliço'nun böyle bir pehlivana yenilerek güreş dünyasındaki tahtını kaybetmesine kimsenin içi razı gelmiyordu. Havanın kararmasını fırsat bilenler güreşi yarıda bıraktırmak istediğinde Aliço'nun gür sesi er meydanını kapladı:


- A be burası Kırkpınar'dır... Er meydanıdır buncağaz. Burada yenişene kadar güreş tutulur. Zift fıçıları, çıralar ne güne duruyor? Tutuşturun oncağazları... Pişmiş güreş bırakılır mı hiç? Bu kızancağıza yenilmek kaderimde varsa bırakın yensin beni... Hem ben artık bu er meydanlarından çekileceğim. Aliço'yu yenmek talihini bir daha bu Yusufcağız nerede bulacak?

Aliço'nun bu sözleri Yusuf'u öylesine duygulandırmıştı ki, gözyaşlarını tutamadı ve büyük ustanın eline sarılıp öptükten sonra titrek bir sesle ona adetâ yalvardı:


- Ustaların ustası, pehlivanların pehlivanı, koçyiğit ağam benim! Gel bırakalım şu güreşi. Sözlerinle yendin sen beni. Elimde ayağımda derman komadın. Bu söylediklerinden sonra ben seni tutamam gayri. İstersen sen tut beni, vur sırtımı yere...


Aliço da meydanı çevreleyen kalabalığı teşkil edenler gibi çok duygulanmıştı. Nerede ise ağlayacaktı. Deliormanlı Yusuf'un alnına sıcak bir bûse kondurdu:


- Bu meydan bundan sonra senindir artık. Senin gibi bir pehlivan ortaya çıktıktan sonra gözüm arkada kalmadan ayrılacağım buralardan. Ödül de, başpehlivanlık da senindir. İkisine de güle güle sahip ol. İkisi de sana helal olsun oğul, dedi.

Ve o günden sonra Türk güreşinde Koca Yusuf'un devri başladı.


Adalı Halil'i iki kez ardarda yendi. Sultan Abdülaziz, Sultan V. Murat ve Sultan II. Abdülhamit döneminde pek çok güreş yaptı. Er meydanlarında kasırgalar yaratıp rakip tanımayan bir kuvvet olarak ortaya çıkan ve yalnız cüssesinden ötürü değil, güreş değerinden ötürü de "Koca" sıfatını alan büyük Türk pehlivanı yenecek rakip bırakmadı. Bunu fırsat bilen açıkgöz organizatörler onu Avrupa'ya götürdüler.


Gelmiş geçmiş en meşhur pehlivanlarımızdan olan Koca Yusuf, ulemâların "darül harp"te güreş tutmanın ve müslümanların maddeten de güçlü olduklarını isbat etmenin de bir cihad olduğu yolunda beyanları üzerine, parayı pulu aklına getirmeden, sadece "keferelerin sırtını yere vurmak" ve Müslümanların maddî kuvvet bakımından da üstün olduklarını isbatlamak için Avrupa'ya gitmeğe razı olur.


1897'de Avrupa'ya gitti ve Paris'te minder güreşinin kurallarını öğrendi. Yusuf, antremanda bile olsa içerisinde yenişme olmayan güreşi kabul etmemekte, karşısındaki rakibini tutar tutmaz yere sermektedir. Yusuf peşpeşe yaptığı güreşlerde rakiplerini bir dakika bile beklemeden tuş yapmaktadır. Fransa'nın meşhur güreşçileri, Fenelon, Furnier, Dumont, Pol Pons, Sabes ve Feliks Bernard'ı Fransızları hayrette düşürecek kadar kısa zamanda yener. Mesela Dünya şampiyonu diye tanınan Sabes'i dört saniyede tuş eder.


Yusuf'un rakiplerini nasıl yendiğini anlamaya bile vakit bulamayan seyirciler güreşlerin uzatılmasını istemektedirler. Yusuf ise böyle bir teklifi şiddetle reddetmektedir. Menejerleri Yusuf'tan yavaş güreşmesini rica ederler. Yusuf bu teklifi kabul eder. Fakat Yusuf rakipleriyle bir-iki dakika oynadıktan sonra kâfi bulmakta ve sırtlarım yere vurmaktadır. Çaresiz kalan organizatörler Yusuf'un karşısına peş peşe iki güreşçi çıkarırlar ve iki güreşçinin yirmi dakika dayanması halinde büyük para vadederler. Ne var ki Yusuf kendisiyle peş peşe güreşen Gambier ve Raul gibi meşhur güreşçileri de yirmi dakika dolmadan tuş yapıverir.


Yusuf, karşısına çıkan mağrur Rum Pierri ve İngiliz Tom Cannon'u da kısa zamanda tuş eder.


Avrupalı organizatörler, bu müthiş pehlivanı ancak bir Müslüman pehlivanının yenebileceğine kanaat getirerek Türkiye'den Hergeleci İbrahim'i getirirler.

Fransa'da karşı karşıya gelen Koca Yusuf'la Hergeleci Avrupalıları hayrette bırakan müthiş bir güreş sergilerler. Anlaşmalarına göre güreş Türkiye'deki gibi serbest ve kıran kırana olacaktır.


Güreş süratle devam ederken Yusuf, Hergeleci'ye boyunduruk takar, Hergelecinin burnundan kan akmağa başlar. Telaşlanan hakemler güreşi durdurup Hergeleci'ye bir şikayeti olup olmadığını sorarlar. Şaşıran Hergeleci burnundan devamlı akan kana aldırış etmeksizin; "Neden ola ki? İşte pekâla güreşip duruyoruz." der.


Oynaş güreşe alışmış Avrupalıların şaşkın bakışları arasında bir nara savuran Koca Yusuf bu defa Hergeleciyi Kurt kapanına alır. Hergeleci'nin boğulduğunu zanneden seyirciler telaşlanırlar, kadınlar bağrışmayâ, ağlaşmaya başlar. Jüri heyeti ayrılmalarını ister. Yusuf aldırış etmez. Birkaç kişi Yusufu çeker yine de ayıramazlar. Bu defa sopalarla, bastonlarla Yusufun sırtına, kafasına vurmağa başlarlar. Netice'de ayrılan pehlivanlar berabere ilan edilir. Her iki pehlivanımız da neticeden memnun değildir. Yusuf;


"Ne güzel güreşiyorduk" derken Hergeleci;


"Bizde erkek güleşir, kadın ağlar; ama asla güreşi bırakın demez." ifadeleriyle kırgınlığını ortaya koymaktadır.


Fransa'da karşısına çıkacak rakip bulamayan Yusuf sıkılmağa başlar. Onu en fazla organizatörlerin davranışları üzmektedir. Yusufun paraya pula metelik vermediğini bilen organizatörler onun sırtından büyük servetler elde ederken Yusuf'a çok az pay vermektedirler. Yusuf buna da aldırış etmez. Fakat inancına göz dikilmesi Yusuf'u çileden çıkarır.


Güreşirken tesettüre riayet eden ve diz kapaklarını örten şortla güreş tutan Yusuf hususi hayatında da dinî inançlarına son derece bağlıdır. Namazlarını düzenli olarak kılmaktadır. Yemeklerinin piştiği kaplarda daha önce domuz yağı ve etiyle yemek pişmiş olması ihtimalini göz önünde bulunduran Yusuf önceden bu kaplan iyice yıkatmakta ve yemeklerin pişmesine bizzat nezaret etmektedir.Avrupa'da büyük ün kazanınca Amerika Birleşik Devletleri'nden davet aldı ve oraya gitti. Yusufun karşısına çıkacak güreşçi bulamayan organizatörler nihayet akıllarınca bir çare bulurlar. Yusufun karşısına peş peşe beş güreşçi çıkacaktır. Ne var ki, Yusuf birincisinin sırtını yere serince diğer dört güreşçi, mindere çıkmaktan vazgeçerek organizatörleri hayal kırıklığına uğratırlar.


Bir diğer çare olarak Yusuf'a beş dakika dayanana yüz dolar vaadedilir. Bu da netice vermez. Çünkü hiçbir güreşçi Yusu'fun karşısında beş dakika dayanamamaktadır.


Yusuf kendisine meydan okuyan, "Amerikan şampiyon" unvanlı Robert'le güreşir. Ancak iki dakika boyunca Yusu'fun eline geçmemek için devamlı kaçan Robert yakalanacağını anlayınca minderden aşağı atlar. Çok kızan Yusuf salonda bulunan on bin kişiyi kendisiyle güreşe davet eder. Müteakip güreşinde Yusuf Robert'i perişan ederek yener.


Yusufun Amerika'daki meşhur güreşlerinden birisi de John F. Mc. Cormick ile yaptığı güreştir. Anlaşmaya göre Yusuf Mc.Cormick'i bir saat içerisinde üç defa tuş yapacak, yapamadığı takdirde mağlup sayılacaktır. Güreş başladıktan yedi dakika sonra Yusuf üç tuşu da yapmıştır?


1898'de Amerika'da fırtına gibi esen Yusuf Amerika turuna çıkar ve her gittiği yerde rakiplerini perişan eder. Zaman olur 41 derece ateşle güreşir.


Yusuf kendisine meydan okuyan ve esip savuran Rum Heraklides'i perişan eder. Rumla yaptığı güreşlerin birincisinde 47 saniyede, ikincisinde ise 23 saniyede tuş yaparak Rum'un mağrur burnunu yere sürter.


Yusuf Amerika'da son maçını serbest güreş dünya şampiyonu Lewis ile yapmıştır. Chicago'da yapılan güreşte Lewis'i üst üste iki defa yenmiştir.


Yaptığı bütün karşılaşmalarda, dininin, vatanının, milletinin şânını düşünen Yusuf devamlı galip gelmiştir. Avrupalılar kendisine "yenilmez Türk" ünvanını takmışlardır.


Avrupa'dan sonra Amerika'da yaptığı güreşleri de kazanan ve dünyanın en ünlü pehlivanlarını sıraya dizen Koca Yusuf'a Amerika'da milyoner bir kadın aşık olmuştu. Bu kuvvet ilahından çocuk sahibi olmak istiyordu. Yusuf bunu işittiği zaman, "Ben buraya damızlık gelmedim" diye kükredi.


Yusuf'un gözünde kazandığı paraların ehemmiyeti yoktur. O artık vatanını, ailesini özlemiştir.


Yusuf, kalan ömrünün iki çocuğu ve ailesiyle birlikte, Eyüb Sultan civannda alacağı bahçeli bir evde ibadet yaparak geçirmek istemektedir.


...Ve artık aylarca ayrı kaldığı memleketine, eşine, çocuklarına kavuşmak istiyordu. Bu amaçla bilet aldı La Bourgogne isimli transatlantiğe.


   Koca Yusuf,  Fransız bandıralı La Bourgogne isimli transatlantikle Amerika'dan ayrıldığında tarihler 21 Mayıs 1898'i gösteriyordu. Yoğun bir sis vardı ve gemi kaptanı ezbere bir güzergâh takip ediyordu. Azor Adaları yakınlarında Koca Yusuf'un içinde bulunduğu gemi büyük bir hız ve gürültü ile Fransız bandıralı Cromartyshire adlı şileple çarpıştı. Atlas Okyanusu'nun üzerinde korkunç bir can pazarı yaşanmaya başladı.


  Gemi batmadan filikalar indirildi suya… Koca Yusuf güçlüydü, yüzmeyi de iyi biliyordu. Bunun için birçok kişiyi taşıdı filikalara…Kendisi yorgun düştü fakat bir başka kadını kurtarmak için filikadan ayrıldığında bir baktı ki, okyanusta yalnız. En yakın bir filikaya doğru gitti ve kenarından tutundu. Tayfalarla yolcular, KocaYusuf un binmesiyle kayığın batacağından çekinerek bu koca pehlivanın binmesine engel olmaya çalıştılar. İlk önce kürekle ellerine vurdular. Koca Yusuf un parmaklarını kayığın kenarından sökememişlerdi. Cihan pehlivanının parmakları mengene gibi kayığın kenarlarını sımsıkı kavramıştı.


Tayfalar, ellerindeki baltayı insafsızcasına Koca Yusuf'un bileklerine vurmağa başladılar ve bu şanlı pehlivanın bileklerini kopardılar. Koca Yusuf, son ânının geldiğini anlayınca kelime-i şehâdet getirdi. Kayıktakiler dünya şampiyonunun bu son sözlerini duymuşlardı. Uzaklaşan filikalar, deniz üzerinde sadece bir vücudun sırt üstü değil de yüzü koyun durduğunu gördüler. Bu, KocaYusuf un vücuduydu. Son ânında bile, "göbeği yıldız görmemişti"...


Koca Yusuf güreşi "cihad" olarak kabul etmekteydi. Avrupa ve Amerika'ya gitmesinin yegâne gayesi, gayr-ı müslimlerle güreş tutup, onlara galebe gelmekti. Böylece müslüman pehlivanların üstünlüğünü isbatlamış olacaktı. Bu şuurla güreşlere çıkmış, bütün rakiplerinin sırtını mindere yapıştırmıştı. Gözünde para pul yoktu. Bu bakımdan kendisine yapılan, inancına aykırı bütün teklifleri reddetmişti.


Koca Yusuf, son derece dindardı. İbâdetlerini aksatmazdı. Güreş karşılaşmalarını namaz vakitlerine denk getirmez. Namazını kılmadan mindere çıkmazdı.


Cenab-ı Hak, bu inançtaki, bu şuurdaki kulunu huzuruna alırken de bir İkram-ı İlâhî olarak onun nâmını muhafaza etmişti. Ömrü boyunca sırtı yere gelmemiş olan Koca Yusuf un son ânında da "göbeği yıldız" görmemiş ve deniz üzerinde yüzü koyun vaziyette kalakalmış, bir müddet sonra da yine o vaziyette, olduğu gibi okyanus'un derinliklerine, bu geniş makberine gömülmüştü.  Bu kazada tam 670 yolcu boğuldu, 41 yolcu kurtuldu. Boğulanlardan biri de Koca Yusuf'tu…

Ancak, gemi personelinden ölen hiç kimse olmadı.  Kaza sonrası Amerikan basınında yazılanlar bizim açımızdan tabii ki, çok önemliydi. Çünkü Koca Yusuf'un güreşlerine büyük yer veren Amerikan basını, gemi kazasında yine ona özel bir yer ayırmıştı. Bir Amerikalı güreş yorumcusu şöyle tamamlıyordu makalesini:

“Eğer Koca Yusuf, Okyanus'un derinliklerinde yatıyorsa, kesinlikle yüzükoyun yatıyordur. Çünkü sağlığında onun sırtını kimse yere getirememişti. Okyanuslar da getirememiştir...” Rus güreşçi Hakimşmit, 1949 yılında, Koca Yusuf için Paris’te şu açıklamayı yaparak aynı düşünceyi teyid etmiştir. “Dünyada onun sırtını yere getirebilecek birinin bulunabileceğini hiç sanmıyorum. Buna imkân yoktur. Hatta onun Atlas Okyanusu’nun derinliklerinde sırtüstü değil, yüzükoyun yattığına yemin edebilirim.”Gemiden kurtulan 41 kişinin içinde bulunan bir Fransız yaşlı kadın, “Beni ve birçok kişiyi güçlü, kuvvetli ve bıyıklı bir adam filikaya taşıdı. Ancak kendisini filika batacak diye almadılar ve orada bıraktılar” diye demeç verdi. Olaydan birkaç gün sonra Azor Adaları kıyısına birçok insan cesedi vurdu. Ada Papazının anlatımına göre, içlerinde oldukça yapılı ve bıyıklı bir cesedin bulunduğu ve kimsesizler mezarlığına gömüldüğü yazıldı.

Evet… İşte, “Türk gibi kuvvetli” sözünün Avrupalıların beynine adeta kazınmasında başrol oynayan Koca Yusuf'un hikâyesi böyle. 

19 Ağustos 2020 Çarşamba

Son sigara..

 ...ALINTIDIR...


AH BİR ATAŞ VER

1953 yılında batan Dumlupınar Denizaltısı'nda şehit olan Bafralı Deniz Assubayı Kemal Acun`un yürek yakan hikayesi...


1953 yılında, 3 Nisan'ı 4 Nisan'a bağlayan gece su üstünden seyreden Dumlupınar denizaltısı saat 02.10 sularında Çanakkale Boğazı Nara Burnu açıklarında Naboland adlı bir İsveç bandıralı yük gemisiyle den izcilik tarihine acı dolu bir sayfa daha ekleyecekti.


Naboland, baş torpido dairesinin sancak tarafından Dumlupınar'a çarpmıştı. Çarpışmanın şiddetiyle Dumlupınar'ın güvertesinde bulunan 8 asker denize düşmüş. Denize düşen 8 askerden ikisi pervaneye takılarak, biride boğularak şehit olmuştu...


Olay yerine ilk olarak Gümrük Motoru yetişmiş. Sağ kalan 5 asker Gümrük Motoru tarafından Çanakkale'ye götürülerek hastaneye yatırılmıştı.


Denizaltı öylesine hızlı batmıştı ki geminin içindeki 81 askerden yalnızca 22'si kıç torpido dairesine sığınabilmişti.


Burada mahsur kalan 22 asker battı şamandırasını, su yüzüne fırlatarak kurtuluş için elinden gelen tek şeyi yapmıştı . Güneşin doğmasıyla birlikte civarda dolaşan balıkçı tekneleri tarafından şamandıra görülecek.ve yetkililere hemen durumun iletilmesiyle Gümrük Motoru derhal şamandıranın yanına gelecekti.


Gümrük Motorunun ikinci çarkçısı Selim Yoludüz, şamandıradaki ahizeyi kaldırarak "Alo" diyerek denizin dibinde kurtarılmayı bekleyen denizcilere seslenmiş ve istediği cevap gelmişti,


Denizaltıdan cevap veren Assubay Selami Özben; elektriğin kesik olduğunu, geminin sancak tarafına 15 derece yatık olduğunu, kıç torpido dairesinde 22 asker olduğunu bildirecekti.


Gümrük motorunun çarkçısı Selim Yoludüz, Kurtaran gemisinin çok yakında geleceğini söylerek denizcilere moral vermiş, dediği gibide


Saat 11.00 sularında Kurtaran olay yerine gelmişti,çalışmalar. 72 saat boyunca durmaksızın sürmüş. Fakat boğazdaki şiddetli akıntı nedeniyle tüm çabalar sonuçsuz kalmıştı. Denizaltı yaklaşık 90 metre deniz tabanına oturmuş denizcilerde bunu basıncı gösteren saate bakarak görmüşlerdi.


Tüm denizciler bilirdi ki bu derinlikten canlı kurtulmak asla mümkün olamazdı. geri dönülmez bir yola girilmiş,denizaltıdaki denizciler için yapacak bir şey kalmamıştı,


22 denizcinin içinde bulunan Bafralı hemşerimiz ve en yakın komşularımız Acun ailesi için zor saatler başlamıştı, o ana kadar oksijenleri bitmesin diye fazla konuşmamaları ve sigara içmemeleri istenen denizcilerin kurtarılma ümidi kalmadığından kurtarma gemisinin üzgün komutanının ağzından şu sözler dökülecekti, artık sigarada içebilirsiniz türküde söyleyebilirsiniz. .


1929 Bafra doğumlu Deniz Assubayı Kemal Acun, Dumlupınar Denizaltısında arkadaşlarıyla birlikte şehit olacak,bu olay bizim çocukluğumuzda bile gündemden hiç düşmeyecekti,


Bundan sonrasını, Şehit Assubay Kemal Acun`un kuzeninin torunu Alper Palabıyık`tan dinliyoruz. Dedesinin kuzeni Kemal Acun`a hep dedem diyen Alper kardeşimizden aile büyüklerinin anlattıkları,


Dedemin şehit olduğu denizaltıyla yapılan konuşmalar canlı bağlantıyla ulusal radyodan verilmiş


denizaltıda sadece isimleri tespit edilemeyen 22 denizcinin bulunduğu açıklanmış. Denizcilerin fazla konuşması zaten az miktardaki oksijenin tüketimini artıracağından mümkün olduğunca az konuşmaları istenmiş


Bu yüzden kimlerin hayatta kaldığı bilinememiş


Bafra`nın büyük bir bölümü evimizin önüne kurulan radyodan haberleri takip etmişler.


Radyo dinleyen ailem ve Bafralılar, seslerden dedemin sesini tanıyıp, buruk bir sevinç yaşamışlar.


Batıkla konuşma bağlantısı kopunca tüm Bafra`yı bir ölüm sessizliği kaplamış...


Sigara nefeslerinden ve çakmak seslerinden başka bir ses duyulmamış...belkide dedem çok sevdiği bafra sigarasını son kez yakarak ölüme giden yolda kendi hayatını bir film gibi izledi ve kendini sonsuzluğa uğurladı,


Dedem ve diğer denizci arkadaşlarından umut kesildikten Sonraki gün gıyabi cenaze töreni düzenlenmiş. ve tüm ülke yasa boğulmuş.


Aile büyüklerimin bana anlattığı rivayete göre denizaltıyla bağlantı tamamen koptuktan ve kurtarılmaları yönünde bir umut kalmadıktan sonra 22 kahraman denizci tekbir getirip vatan sağolsun dedikten sonra birbirlerini vurmuşlar.


Bafra`da doğup büyüyen Assubay Kemal Acun biri kız üç kardeşin en büyüğüydü.


Denizciliği çok seviyordu..


Assubay Kemal Acun, ülkesine çok sevdiği denize ve yuvasını kuracağı biricik aşkına doyamadan şehit olmuştu...


Sevdiği kız acı olaydan sonra İstanbul`a yerleşecek ve anılarıyla yaşayacaktı.


Onlar şahadet şerbetini içerken radyolardan onların adına yakılan bir türkü ülkenin tüm insanlarının yüreklerini dağlıyordu.


AH BİR ATAŞ VER


Ah bir ataş ver cigaramı yakayım

Sen sallan gel ben boyuna bakayım

Uzun olur gemilerin direği

Ah çatal olur efelerin yüreği

Ah vur ataşı gavur sinem ko yansın 

Arkadaşlar uykulardan uyansın...


Tüm şehitlerimizin Mekanları Cennet olsun...

8 Ağustos 2020 Cumartesi

 Buddha bir gün, öğrencileriyle bir ağacın altında otururken ansızın bir adam çıkagelir ve birden bire Buddha’nın yüzüne tükürür. Buddha bunun üzerine sakince yüzünü silip adama “Sıradaki ne? Bana başka ne yapmak isterdin?” diye sorar. Buddha’nın bu öfke içermeyen sözlerini duyan adam oldukça kafası karışık şekilde normalde bu duruma maruz kalan birinin çok öfkelenmesi gerektiğini düşünür.


Adam bunları düşünürken Buddha’nın en sadık öğrencisi Ananda bu duruma tepki gösterir ve adamın hemen cezalandırılması gerektiğini aksi takdirde herkesin böyle şeyler yapabileceğini söyler.


Bunun üzerine Buddha öğrencisine dönerek: “Bu adamın yaptığına gücenmedim ancak sana güceniyorum. O bir yabancı ve beni tanımıyor. Geldiği yeri ve öyküsünü bilmiyoruz. Buraya gelmeden önce belli ki benimle ilgili kafasında bazı düşünceler oluşturmuş ve az önce oluşturduğu düşüncelerin üzerine tükürdü, bana değil! Henüz beni hiç tanımıyor. İnsan hiç tanımadığı birinin ruhuna nasıl tükürebilir ki?” der ve sözlerine şöyle devam eder: “Olayın üzerinde derinlemesine düşündüğünüz zaman onun aslında kendi zihnine tükürdüğünü fark edeceksiniz. Çünkü benimle ilgili düşünceleri de onun zihnin bir parçası. Ayrıca 'Sırada ne var?' demem de onun tükürmekle bir şeyler anlatmaya çalıştığını düşünmemdendi. Yani insan bazen, kelimelere dökmekte zorlandığı aşırı yoğun duyguları bu tip eylemlerle anlatma yoluna gidebilir.”


Bu diyalog karşısında kafası iyice karışan yabancı evine döner ve tüm gece uyuyamaz. Olanları anlamlandırmakta güçlük çeken adam tüm geceyi yatakta dönüp durarak geçirir çünkü Buddha onun tüm düşünsel sistemini ve geçmişini adeta paramparça etmiştir.


Ertesi sabah Buddha’nın yanına giden yabancı, hiçbir şey söylemeden Buddha’nın ayaklarına kapanır ve ondan af diler. Buddha ise bu özrü şöyle yanıtlar: “Affetmek mi? Bak yabancı, ben dün yüzüne tükürdüğün adam değilim. Ganj Nehri her an akar ve bir saniye önceki haliyle aynı değildir. İnsanoğlu da tıpkı Ganj gibi bir nehirdir ve sürekli yenilenir. Dolayısıyla dünkü olaydan ötürü sana karşı bir garezim yok ve af dilemene de gerek yok. Nasıl ben yirmi dört saat önceki adamdan farklıysam sen de yepyeni biri oldun. Dün yüzüme tüküren bir adamken, bugün ayaklarıma kapanıp af dileme erdemine sahipsin. Bu yüzden yanıma otur ve artık yeni bir şeylerden bahsedelim.”

27 Temmuz 2020 Pazartesi

Uzay aracı..

New York Times: Pentagon'un elinde uzay gemisi var!

25 Temmuz 2020 (Otomatik Çeviri)

24 Temmuz yeni on yılda 206 gün oldu. Bildiğimiz gibi hayat, koronavirüs pandemisinden bu yana, ülkelerin gizemli, hızla yayılan bir virüse yanıt vermek için mücadele etmesini bıraktığını değiştirdi. Bazıları için, insanlar "yeni normal" denilen düzeye uyum sağlamaya çalıştıkça günler sonsuza kadar devam eder. Koronavirüs bu olağandışı yılın kahramanı olmasına rağmen, diğer olaylar da meydana geldi ve hızla gelişen bir haber döngüsünün ortasında uzun süredir kayıp bir hafıza oldu. Ve bu 2020'de neyi özleyebilir? Pentagon'un gizli UFO programı çalışmaya devam etsin ve yakında evren algımızı tamamen değiştiren şaşırtıcı bir keşif ortaya çıkarabilir.

"Bu arazide üretilmeyen araçlar"

ABD hükümeti yıllardır UFO soruşturmasına resmi katılımı konusundaki pozisyonunu defalarca değiştirdi. Şubat ayında, bir Pentagon sözcüsü bilim ve teknoloji dergisi Popular Mechanics'e, insansız hava araçlarını (İHA'lar) ve açıklanamayan diğer hava olaylarını araştırmak için bir hükümet programı varsa, fonların Ancak Popular Mechanics gizli programı araştırdığında, çok sayıda kaynak hala işlevsel olduğunu söyledi.

Şimdi New York Times gazetesinde yeni bir rapor bu haberi doğruladı. UFO soruşturma birimi şu anda "gizli konularla ilgilenen" Deniz İstihbarat Ofisi'nde. Ekip, insansız hava aracı manzaralarının "toplanmasını ve raporlanmasını" standartlaştırmayı ve "bulgularının en azından bir kısmını" yılda iki kez kamuya açıklamayı hedefliyor. Haziran Senatosu komite raporunda, birimin tanımlanamayan hava olaylarının karşıt yabancı hükümetlerle olan bağlantılarını ve ortaya koydukları tehdidi ortaya çıkarması için 2021 için bir bütçe onaylandı.

ABD askeri varlıkları ve kurulumları

Senato İstihbarat Özel Komitesi'ne başkanlık eden Senatör Marco Rubio, son yıllarda ABD askeri üsleri üzerinde akan tanımlanamayan uçakların gerçek kökenini bilmek konusundaki ilgisini kabul etti. Rubio, "Çinliler, Ruslar veya başka bir düşmanın" bu tür bir faaliyette bulunmalarını sağlayacak hiçbir teknolojik sıçrama yapmadığını umduğunu söyledi.

Bu İHA'lar Uzaylı düşmanlardan gelmiş olsa da, diğer olasılık, kökenlerinin bu gezegenin herhangi bir yerinden tanımlanamamasıdır. Burası New York Times'ın "bombayı düşürdüğü" yerdir. Orijinal UFO programını finanse etmekte kullanılan eski Nevada senatörü Harry Reid, The Times'a dünya çapında kazaların meydana geldiğini ve geri kazanılan malzemelerin üzerinde yıllarca gizlice çalışıldığını söyledi.

Kamu sözleşmeleri bağlamında havacılık şirketleri.

Pentagon'un orijinal UFO programında danışman olarak çalışan astrofizikçi Eric Davis, The Times'a bazı materyalleri inceledikten sonra karasal olmadığına karar verdiğini söyledi. Aslında Davis, Mart ayında bir savunma bakanlığı (DoD) ajansına, bu arazide yapılmayan sıra dışı araçlardan malzemelerin geri kazanılması hakkında bilgi verdi.

"Dünya dışı ifşa" kronolojisi

Artık "Büyük Uzaylı İfşasının" kapısında olduğumuzdan şüphe yok ve büyük olasılıkla seçilen yıl bu 2020'dir. New York Times raporu ve ekibin fenomenlere ilişkin bulgularının beklenen kamuya açıklanması. uçak tanımlamıyor, Pentagon'un tartışmalı UFO soruşturmasıyla ilgili en son bilgiler.

Nisan ayında, ABD Donanması, savaş uçakları tarafından kovalanan UFO'ların görüntülerinin UFO rönesansını başlatan ilk kez çevrimiçi sızdığı birkaç yıl sonra, resmi olarak tanımlanamayan hava araçlarını gösteren üç video yayınladı. Pentagon, 2019'da Donanma pilotlarının çektiği üç videonun aslında "açıklanamayan hava fenomenleri" gösterdiğini, ancak görüntülerin asla yayınlanmaması gerektiğini de kabul etti. Daha sonra, Nisan ayında Donanma, videoları ABD hükümetinin bilgilerinin kamuya tamamen veya kısmen ifşa edilmesine izin veren bir yasa olan Bilgi Özgürlüğü Yasası (FOIA) sayfasına gönderdi.

Videolar ilk olarak 2017 ve 2018'de The New York Times ve To The Stars Sanat ve Bilim Akademisi tarafından yayınlandı, eski Blink-182 grup üyesi Tom tarafından kurulan bir UFO araştırma grubu, DeLonge. Akabinde Savunma Bakanlığı, "halk arasında dolaşan görüntülerin gerçek olup olmadığı veya videolarda daha fazlası olup olmadığı konusunda yanlış anlaşılmaları ortadan kaldırmak için" videoları yayınladı.

Kuşkusuz, gezegenimizde akıllı dünya dışı yaşamın varlığının resmi açıklamayla gerçekten tarihi bir şeye tanık oluyoruz. Bunun beklediğimiz gibi olmadığı, örneğin bir cumhurbaşkanının veya diğer dünya gemilerinin gökyüzümüzden inen resmi bir konuşması değil, daha sonraki resmi bilgi ve onaylar şeklinde olduğu doğrudur. . Ama bütün bunlar bizi aynı noktaya getiriyor, uzaylılar milyonlarca yıldır bizimle birlikte.

Dünya dışı "Büyük İfşa" nın kapısında mıyız? Neden dünyanın küresel bir salgının kontrolünde olduğu bir yıl olan 2020 seçildi?