4 Haziran 2018 Pazartesi

İşte öyle bir şey.

Her şey olduğu gibi olmakta. “Evrensel plan.” yeni nesil farkındalık ustalarının diline pelesenk olmuş durumda. Bu plana göre, bize biçilen roller arasında zamanın kavramsal karmaşası içinde yer alan zihin beden ikilisinin yaşadığı her şeyin organize bir şekilde ilerlediği ve insanlığın da bu iki deli (zihin-beden) arasında kalarak, gerçek yolunu bulamadığı şeklinde felsefik sözler söyleyip, aşramlarında yoksulluktan ve acıdan uzak hayat yolculuğuna devam etmekte.

İnsan hayatını kaotik bir yolculuk olarak tanımlayan ve yaşanan her duyguyu da kendi bilgelikleri ile çözeceğini iddia eden bu yükselen gurular günün sonunda kendi acısıyla ve başarısızlığı ile ortaya dökülmüş yüzlerce belki de binlerce enkaz yaratmakta. Başarmaya yüz tutanlar da daha çok mürit ilişkisi başlıyor. Ne gariptir ki binlerce yıldır yolculuk hikayeleri anlatılır ve insanlar binlerce yıldır aynı hataları yapmaya devam ederek hem bu tarz insanları besler hem de onlar üzerinden dinler üretir durur.

Anne ve babasından yeterince destek görmemiş, baskı ve eziyet görmüş, onaylanmamış, sevilmek için sürekli vermek zorunda kalmış, değersizlik duygusu ile boşlukta kaybolmuş ve gerçek duygusunu içe bastırmış olan ve arayışa giren bu insanlar kendi varlıklarını anlamlı hissettirecek cümleler kuran ama bu cümlelerin yanından bile geçemeyen bu insanlara tapmayı ve onları ilahi bir yere taşımaları, kendi gerçekliğini fark edememiş olmalarından kaynaklanabilir mi? Siyasetçilerin yaptığı dil oyunları ile bu efendiler de bu insanları kullanmıyor mu sizce? Birçok efendinin sohbetini izleyin sosyal medyadan, yerli yabancı hepsi boş hatta bomboş konuşuyor. İnsanlar bir şeylerin etkisi altında bu sohbetleri pür dikkat izliyor. Hayatımızı, bilgeliğine inanıp yönlendirmeye kalktığımız bu insanların ne derecede dürüst olduğunu da buradan yola çıkarak görebilirsiniz

Dünyada başkasının iyiliği için yola çıkan İnsan sayısı çok fazla ama onlar sorumluluk alıyor ve mürit yaratmıyor kendine. Gerçeklik de bu değil midir? Yolda olana bir el feneri verirsin ve çok istiyorsa bir harita bırakırsın kendi yoluna. Tapınak gibi mekanlar inşa edip onlarca ve yüzlerce insanı oraya çekip “Mutluluk içimizde” demek ne kadar özgürlükse. Bütün bunları görüp, ışığı yaktım seni görüyorum demek de o kadar özgürlük olmalı.

Kaba tabirle biraz sosyoloji ve felsefe tarihi okursanız ve yanında da sanayileşme ve kapitalizm hakkında ki yakın dönem gelişmelere bakarsanız, tüm bunların sistematik bir oyun olduğunu anlayacaksınız. Çünkü sistem; sizin neye nasıl inanmanız gerektiğini siz farkında bile olmadan öğretmenin binlerce yolunu bulmuş ve bunu da her gün geliştirerek uyguluyor. Eğitim sistemini, dini inanış kalıplarını, yaşam formunu ve daha birçok şeyi sistematik bir şekilde yeniden yapılandırıyor. Tanıdığınız bir guru ya da kişisel gelişim üstadı var mı? Sömürüden, emekten, çocuk tecavüzlerinden, kadınlara uygulanan şiddetten, dünyayı kirleten sistemden bahsedip onu düzeltmek için mücadele eden, insanlara akıl veren ve yönlendiren.

Ah şunu duyabiliyorum, bunlar illüzyon ve ikilik, senin aynan çatlamış onu düzelt diye ama bunu okuyup bu cümleye kadar inen siz de şimdi bununla yüzleştiğiniz için, sizin de aynanız çatlamış ve illüzyon perdeniz aralanmış olabilir.

Haydi biraz dürüst olalım kendimize, bizi gerçekten değerli hissettirecek olan şey birine bağlı olmak mıdır yoksa özgürce kendi benliğimizi yaşamak mıdır?

Kusurunu apaçık gördüğünüz birini göz göre göre nasıl görmezden gelip, sizi onaylamasını beklersiniz ve onun bir cümlesi ile kendinizi anlamlı hissedersiniz?

Siz bu kadar değerli ve özel iken nasıl olur da başkalarının hikayesinde kendi anlamanızı arar durursunuz?

Bilinçaltı ve sonsuzluk.

Sonsuzluk denizi:Bilinçaltı.Sonsuzluğun içerisinde, bilgiye dayalı bir sınır vardır. Ne kadar çok şey bilirsek, o kadar sınırsız oluruz. Bilinçaltındaki, sınırsız seçeneklere ulaşmak için, saf halimizde kalmak yeterlidir. Saf halimizde kalmak, anlam ve değer olarak tespit yapmaktır. Saf olmayan hallerimiz, güvensizlik ve yetersizlik içerir. Güvenli ve yeterli bulduğumuz tespitlere, hemen inanırız. Aslında bu durumda bir önyargı olabilir. Önyargı olmadığını, tecrübelerimiz ile değerlendirme ve sağlama yaptığımız zaman anlarız. Bir bilgiyi tamamen araştırmadan, karar verme ve üretme aşamasına geçmemeliyiz. Zihnimizde oluşan karışıklıklara odaklanmamıza hiç gerek yok. Bu karışıklık, otomatik olarak gelişim planı yapan, bilinçaltımızın işidir. Bizim günlük hayatımız içerisindeki olaylar ile baş etmek için, düşünmekten ziyade, plan yapmaya ihtiyacımız vardır.

Bilinçaltı, bizim normal bilincimiz ile düşündüğümüz yöntemden daha gelişmiş bir şekilde, sınırsız eylem planı üretir. İleri düşünce tekniği ile sınırsız seçeneklere ulaşmak için, içinde bulunmuş olduğumuz durumu ve olayların gelişim sürecini fark etmemiz gerekiyor. Kendi bakış açımızı, olayların gelişimine göre ayarlamamız ve plan yapmamız gerekiyor. Kendimize güvenebilmek için, tecrübelerimizi doğru bir yöntem ile geliştirmiş olmalıyız. Tecrübelerimiz, doğru karar vermeyi sağlamıyorsa, bir eksiklik ve yetersizlik vardır. Genel olarak, herkesin hataya düşebildiği yöntem, bir konuya ya da olaya odaklanmaktır. Bir bilgiye, bir anlama, bir oluşa veya bir duyguya odaklanmak, kararsız bir duruma düşmemize neden olur. İnsanın en iyi öğrenme hali, saf hali ile merak etmesidir. İçinde bulunmuş olduğumuz, olumsuz duygular ve şartlar yüzünden, dikkatimizi toparlayamamamızın nedeni, baskı yaratan tehditler yüzündendir. Şaşkınlık ve korku, sadece zihinsel olarak değil, fiziksel olarak da baskı yaratır. Sinir sisteminin gerilmesi yüzünden, kendimizi iyi hissettiğimiz bir yere veya anıya odaklanırız. İleri düşünce tekniği ile hareket edebilmemiz için, bu olumsuz baskılardan kurtulmamız gerekir. Kendi ruh halimizi fark edebiliyor olmak, kendimizi yönlendirebilmemize olanak sağlar. Olumsuz duygularımızın bizi yöneltmesine izin verirsek, kendi iç dünyamıza saklanırız ya da güvenli bir yere kaçmak için plan yaparız.

Her türlü etki altında, öğrendiğimiz tecrübeleri uygulayabilmek için, tecrübelerimizin bize yeterlilik ve güven duygusu vermesi gerekir. Anlama ve öğrenme halinde iken, olumsuz etkilerde takılıyorsak, tecrübelerimiz ve alışkanlıklarımız, bizim için yeterli ve güvenli değildir. Bir tecrübe edinmek, bir alışkanlık kazanmak ve yeni bir şey öğrenmek, ilk başta yararsız gibi görünse de, ileride karşılaşacağımız bir durumun kurtarıcısı olabilir. Ne kadar çok şey öğrenirsek, o kadar çok kafamız karışmaz. Yüz tane bilgide sonsuz denklem üretir, milyarlarca bilgide sonsuz denklem üretir. Aralarındaki fark ise, az bilgi ile yetersiz kalmamız; çok bilgi ile harekete geçmemizdir. Eski çağlardaki insanlar, düşüncelerinin yavaşlaması için, Tanrı’ya dua ediyorlarmış. Az bilgi ile sonsuz seçenek oluşabiliyor ama kararsızlık ve yetersizlik başlıyor. Ne kadar çok öğrenirsek, o kadar çok rahat ve huzurlu bir şekilde karar verebiliriz.

Olaylar ile karşı karşıya geldiğimiz zaman, kendi tecrübelerimizin yeterliliğine göre karar veriyoruz. Bu yüzden vermiş olduğumuz kararlarda, sorumluluk tamamen bizim öğrenme sürecimizdeki alt yapıdan kaynaklanıyor. Doğru öğrenme alt yapısını, kendimiz oluşturamaz isek, rastgele yaşayan bir canlıdan farkımız kalmaz. Bugünü istediğimiz gibi yaşayamıyorsak, geçmişimizde bilinçaltımıza kodlanmış tecrübelerimize odaklı olan, standart seçeneklerimiz ile düşündüğümüz için, sınırlı eylem planları üretiyoruzdur. Buna, sınırlı sonsuzluk diyebiliriz. Geçmişe bakıp, hatalarımızı düzeltmek yerine, bugüne bakıp doğru alışkanlıklar kazanmaya başlarsak, istediğimiz gibi yaşayabileceğimiz bir gelecek kurabiliriz. İnanmak ile karar vermek arasında, çelişkiler oluşturduğumuz sürece, standart seçenekler arasında yeterlilik ve kararlılık oluşturamayız. Bir karar vererek harekete geçtiğimiz zaman, bilinçaltının 6 saniye önce komut gönderdiği, bilimsel olarak ispatlanmıştır.

Bilinçaltına, inandığımız, deneyimlediğimiz, tecrübe ettiğimiz, analiz yaparak karar verdiğimiz, bilgi oluşumu, kümeler halinde kodlanır. Bilinçaltımız, beyin aktivitemizde olan belli yönlerimizin, isteklerimizin ve eğilimlerimizin farkındadır. Bir öğrenme formülü ile kodlanmış, eski tecrübeyi taşıyan bilgiler, kümeler halinde bilinçaltında dolaşırken, üst bilinç ile yeni analiz edilen bilgiler, bilinçaltındaki tecrübenin öğrenme formülüne uygun şartların oluşmasını bekler. Öğrenme formülünün, saf ve merak içerisinde olması, olumsuz duygu ve şartları aşması gerekiyor. Olumsuzluklar içerisinde iyi ve kötü her şeyi yapabilecek bir hale düşerken, sabırlı olup, olumlu bir hale dönmek, sadece yanlışlık ve kötülük yapmamızı engeller.

3 Haziran 2018 Pazar

Deli ressam.

Salvador DALİ
Boyut atlamış Sürrealist bir ressam olan Salvador Dali, 11 Mayıs 1904 tarihinde, İspanya’nın Katalonya bölgesinde dünyaya geldi. Tam adı Salvador Domingo Felipe Jacinto Dalí i Domènech’tir. Babası Salvador Dalí i Cusí ile annesi Felipa Domenech Ferres’in bir çocukları doğmuş, fakat Dali’nin doğumundan 9 ay önce ölmüştür. İlk çocuğun çok küçük yaşlarda ölmesini kabullenemeyen aile , ikinci çocukları Salvador’a abisinin ismini vermişlerdir. Dali’nin yanında sürekli abisinden bahsetmişler ve sık sık mezar ziyaretine gitmişler, bundan dolayıdır ki Dali‘nin küçük yaşlardan itibaren kişilik problemi ardından benlik duygusunda karmaşa yaşayarak, abisinin gölgesini hala hayatta hissetmesine sebep olmuşlardır. Dali, geçirdiği histeri krizleri ve teatral hareketler ile ilgi çekmeye çalışıyor, gittikçe despot bir hale bürünerek ailenin tek erkek çocuğu olmanın da etkisiyle şımarık bir kişilik göstermeye başlıyordu. Küçük Dali’nin yaşadığı bu travmalar onun karakterinin şekillenmesinde şüphesiz en büyük etkenlerden biri olmuştur
Daha sonra annesi resime olan yeteneğini fark etmiş ve onu resim kursuna yazdırmıştır. İlk çizdiği resim Hasta Çocuk isimli self portre (otoportre) olmuştur. Öğretmeni Juan Núñez iyi bir ressamdır ve ondan karakalem çalışmayı öğrenmiştir. Ardından empresyonist ve realistleri tanımış, Kübizmi keşfetmiştir. 15 yaşına geldiğinde ilk resim sergisini açmış, 1920’li yılların başında Madrid San Fernando Akademisi’ne başlamış ancak anarşist hareketlerinden dolayı okuldan atılmıştır.
1921 yılının şubat ayında çok sevdiği annesini meme kanserinden dolayı kaybetmiş ve ölümünün ardından şu sözleri söylemiştir. ‘’Hayatımdaki en büyük darbeydi. Ona tapıyordum. Ruhumun kaçınılmaz yanlışlarını, görünmez kılabilmesine daima güvendiğim bir varlığın yok olmasını kabullenemiyorum.’’
1923’te anarşişt tutumları yüzünden bir süre Girona’da tutuklu kalmıştır. Daha sonra tekrar okula kabul edilmiş fakat 1926 ‘da tamamen ayrılmıştır.
İlk kişisel dergisini Barcelona’da açan Dali, Paris’e gidip çok sevdiği Pablo Picasso ile tanışma fırsatı bulmuştur. Yaptığı resimlerin her zaman dikkat çekip eleştirildiği ünlü ressamın, bundan sonraki çalışmalarında Picasso’nun etkisi oldukça fazla görülmüştür. 1929 yılında ‘Bir Endülüs Köpeği’ adlı kısa filmi çekmesiyle şöhret kazanmıştır. O yıllarda yeniden Paris’e gelen Dali, sürreailst akımın önde gelen sanatçılarından André Breton ve Paul Éluard ile tanıştı ve bu tanışmada hayatının aşkı olacak kişi Éluard’ın karısı Gala da bulunuyordu. Tanıştıkları ilk andan itibaren birbirlerinin ilgisini çeken ve tutkulu bir aşk yaşamaya başlayan ikili 1934 yılında evlendiler. Yasak aşk olarak bilinen bu durum aslında Gala ve Éluard’ın açık bir evlilik yaşamasından dolayı Dali’nin ailesi dışında pek de olumsuz karşılanmamıştır.
Aynı yılda Newyork’ta açtığı sergi büyük bir yankı uyandırmıştır.
1936 yılında Londra Uluslararası Sürrealist Sergisi’nde yaptığı konuşmaya; dalgıç tulumu giyip, elinde bilardo ıstakası tutarak çıktığında bu davranışıyla Dali, hayatı boyunca sadece sanatçılığıyla değil ilginç kişiğiyle de dikkatleri üzerine çekmeyi başarıyordu.
Faşist bir bir rejimi desteklediğinden, diğer sürrealist sanatçılardan büyük tepkiler almış, bunun üzerine eşi Gala ile birlikte Newyork’a taşınmıştır. Orada Walt Disney ile tanışmış Destino adlı çizgi filmi yapmıştır.1949’da tekrar memleketi olan Katalonya’ya dönmüştür. Eşi Gala, daima yanında olmuş ve onun en büyük dostu, aynı zamanda ilham perisi olmaya devam etmiştir. Dali resimlerinde sürrealizm, dadaizm, kübizm, modernizm gibi akımları kullanırken ressamlığın yanında heykeltraşçılık, filmcilik ve fotoğrafçılıkla da ilgileniyordu. Bunun yanında ilgilendiği bir diğer konu ise bilimdi.
Bundan sonraki dönemlerde Dali; eserlerinde DNA, atomik çözünme, hiperküp gibi bazı bilimsel terimler yer almaya başladı. Özellikle 2. Dünya Savaşı sırasında Hiroşima’da yaşanan faciadan etkilenen ünlü ressamın, bilim ve DNA’ya olan merakı artmıştı. ’Nükleer mistisizm’ adını verdiği bu dönemde tuvale boya fırlatma, hologram, optik yanılma gibi tekniklerle ilgileniyordu. DNA yapısı, sanatının ana parçası olmaya başladı.
1962 yılında Barcelona sel felaketinde hayatını kaybeden binlerce kişinin anısına bir tablo yaptı ve “Galacidalacidezoksiribonükleikasid” adını verdiği tabloda bilim ve dini bir arada anlatmaktadır.
Gala : Eşi
El Cid : 11. yüzyılda Berberilere karşı savaşmış İspanyol kahraman
Deoksiribonükleik asit: DNA’nın açık halidir.
Dali DNA yapısını karısı ile kendisi arasındaki bağa benzetmiş ve bunu “Tıpkı Gala ve benim gibi birbirine tam uyan bu iki yarı, hiç şaşmadan bir açılıp bir kapanıyor. Hayat, deoksiribonükleik asidin mutlak kuralına dayanıyor, kalıtıma o karar veriyor.” şeklinde dile getirmiştir. 1960 yılında ilk sergisini açtığı Belediye Tiyatrosu yeni ismiyle Dali Tiyatro ve Müzesi olarak restore edildi. Dali, çok sevdiği eşine İspanya’nın Pubol kasabasında bir kale satın almıştı. 1982’ de Gala ölünce eşinin gömüldüğü Pubol Kale’sine yerleşerek insanlardan uzak bir hayat sürmeyi tercih etti. Aynı yıl o dönemin İspanya Kralı olan Juan Carlos, Dali’yi kalenin markisi (soylu) ilan etti. Bu jeste karşı Dali ise krala Avrupa’nın Başı adlı eserini hediye etti. Dali’nin 1983’te yaptığı Serçenin Kuyruğu adlı eser son eseri olacaktı.
1984 yılında kaldığı kalenin yatak odasında yangın çıktı ve Dali bacağından yaralanmıştı. Daha sonra Figueres’e geri dönen Dali, kendi adını taşıyan müzede yaşamaya devam etti. 23 Ocak 1989’da kalp yetmezliği sonucu ölen ünlü ressamın baş ucunda iki fizikçi ve bir matematikçinin kitapları bulunmuştur. (Stephan Hawking, Erwin Schrödinger ve Matila Ghyka). Sanatçının mezarı, yaşamının son zamanlarını geçirdiği müzenin mahzeninde bulunuyor. Salvador Dali döneminde zevksiz bir soytarı, dine saygısı olmayan bir insan olarak nitelendirilse de eserleri şu an dünyanın en önemli yapıtları arasında yer almaktadır. Işıklar içinde uyu esrarengiz insan!

Nefes ve yaşam.

Yaşamın tadı tuzu senin sarf ettiğin Allah'ın esmalarına bağlı.

Her nefes bir Allah'ın esmasıdır o yüzden İyi seçilmiş kelimeler iyi seçilmiş yiyecekler gibidir ve bize güç verir. Kötü seçilmiş kelimeler ise aslında bizi şikayet ettiğimiz durumun içinde tutar. Bazı durumlarda haklıyızdır ve haklılığımızı vurgulayan kelimelerle cümle kurarız. Tabi biz haklı iken başkaları da haksız olan durumlarda, kimse haksızlığı ile ilgili kelime kullanmadığından pek tabi haksızlık yaptığını da hissetmemektedir. 

Kelimeler hislerimizi ifade eden araçlarımız olduğu gibi bazen hislerimizi de belirleyen araçlardır. Büyük konuşmacıların bizi harekete geçirmek istediklerinde söyledikleri önemli sözleri biliriz ama aynı kelimelerin kendimizi duygusal açıdan harekete geçirmek için kullanılmasına ilişkin kendi gücümüzü bilmeyiz. Güçlü ve olumlu kelimeler bizleri güçlendirerek eyleme geçiren önemli motive araçlarıdır. 

Tabi bazı kelimelerde tüm motivasyonumuzu bozar. Başkalarının ya da kendimizin kullandığı ve motivasyonumuzu, enerjimizi düşüren kelimelerin farkında olmalı ve durumumuzu değiştirmek için önce dilimizi değiştirmeliyiz. Yani o kelimelerden kurtulmalıyız yerine mümkünse güçlendirici kelimeler seçmeliyiz. Kızgınlığımızı bile ifade etmek için "kızgın" yerine; "bozuk" ya da "biraz rahatsız" diyebiliriz.

İnsan her zaman düşündüğü gibi söylemez, yani her düşündüğü şeyi söylemez ama her söylediği şeyi düşünür. Ve durum böyle olunca kullandığınız kelimeler düşünceyi, düşünceler duyguyu, duygular davranışı, davranışlarda kaderinizi tayin ediverirler. 

Kelimelerin bizi biyolojik olarak etkileyebildiğine bir örnek vereyim. Şimdi birkaç kelime kullanacağım ve sonuçta gerçekte dediğim durum oluşmaya başlayacaktır. Limon sarı ekşimsi bir tadı vardır. Sulu sulu bir büyük limonu sıkarsanız aynı zamanda ağzınızda sulanabilir. Yani limon görmediğiniz, sıkmadığınız halde ağzınız şu anda sulanmışsa bunun nedeni o biokimyasal reaksiyonun gerçekleşmesine sebep olan kelimeleri kullanmamdır.

İyi, hoşgörülü, nazik ve ılımlı biçimlerde davranabilmek için işe öncelikle kelimelerimizi ve düşüncelerimizi organize etmekle başlamalıyız. Huzur verici kelimelerle cümle kurduğunuzda tabiî ki huzuru hissetmeye başlarsınız. Zaten olumsuz kelimeler kullanırken olumlu duygular içinde olmayı ummuyorsunuz değil mi? Yani bir şey isterken de kelimeleri seçmeliyiz. Zira siz hiç konuyla ilgisiz, anlamsız kelimeler kullanarak "Beni ez, büz, huzursuzluk ver Allah’ım" gibi dua eden birini gördünüz mü ? 

Hepimiz hemen hemen her zaman birine "Beni sinirlendiriyorsun. Bu davranışın beni kızdırıyor. Canımı sıkıyorsun. Kimse beni dinlemiyor, anlamıyor" gibi aslında içinde tespit ve analiz var gibi görünse de daha çok yargı kokan kelimelerle cümle kurduğunda ne biz ne de karşı taraf kendini iyi hissetmeyecektir.

"Beni sinirlendiriyorsun" yerine: "Ben gerginim ve sakinleştiğimde görüşelim." 

"Bu davranışın beni kızdırıyor" yerine: "Ben şu şekilde davranmanı tercih ederim. Tabi nasıl davranacağın senin seçimin."

"Kimse beni dinlemiyor" yerine. "Beni dinlemeleri için ne yapmalı ve nasıl davranmalıyım?"

"Yağmur var, hava kapalı ve ben çok sıkılıyorum" yerine: "Bugün kendimi iyi hissetmek için ne yapabilirim?" 

Şeklinde kelimelerle cümle kurun ve iyi hissetme sürecinizi başlatın. Zira söylediğiniz gibi düşünüp, hissedecek ve davranacaksınız. Boşuna "Ağzından çıkanı kulağın duysun!" dememişler. Unutmayın düşündüğünüz her şeyi söylemezsiniz ama söylediğiniz her şeyi düşünür ve hissetmeye başlarsınız.

Bir deneme yapalım.. Yarından itibaren size "Nasılsınız?" diye sorduklarında "Ehh işte.. iyi diyelim iyi olsun" yerine: "Harikayım!" deyin bakalım ne olacak? Değişim için şimdi tam zamanı haydi bakalım. Kolay gelsin...

İnsan vicdan ile var olur.

Her canlıda biraz da olsa vicdan vardır.Biz şuurlu bir yapıya olan insanlar içinse bu daha bir önem arz ediyor..Neyse konumuza dönersek,bu sistemin amacı insanı vicdanıyla tanıştırmaktır. Vicdan, her normal insanda belirli bir niteliğe sahiptir. O, şuurlulukla aynı nitelikte ama gerçekten de farklı bir ifadedir, sadece şu farkla ki, şuurluluk daha çok entelektüel yanımız üzerinde; vicdan ise daha çok ahlâkî (yani duygusal) yanımız üzerinde işlev görür. Vicdan insanın, kendi ölçüleri içinde neyin iyi, neyin kötü olduğunu idrak etmesine yardımcı olur. Vicdan, duyguları birleştirir. Aynı gün içinde aynı konu hakkında hem hoş hem de hoş olmayan ve birbiriyle çelişen pek çok duyguyu yaşayabiliriz. Bu duygular ya hemen birbirleri ardından gelirler, ya da hepsi aynı anda ortaya çıkabilirler ve bizler vicdan yokluğu yüzünden bu çatışmaları fark etmeyebiliriz. Tamponlar, bir “ben”in ya da bir kişiliğin birbirlerini görmesini engellerler, fakat bir vicdan aşaması söz konusu olduğunda kişi tüm bu aykırılıkları artık görmezlikten gelemez. Sabah bir şey söylediğini, öğleden sonra başka bir şey ve akşam ise yine bambaşka bir şey söylediğini hatırlayacaktır, ama günlük yaşamda hatırlamaz, ya da hatırlasa bile neyin iyi, neyin kötü olduğunu bilmediğinde ısrar edecektir.

Vicdana ulaşmanın yolu, tamponları yok etmektir ve tamponlar ancak kendini hatırlama ve özdeşleşmeme yoluyla aşılabilirler.

Vicdan fikri ile tamponlar fikri, üzerinde uzun çalışmalar gerektiren görüşlerdir, fakat bu sistemin ahlâkî (moral) yönünden bahsedildiğinde, en baştan itibaren anlaşılması gereken şey, insanın iyi ve kötüyle ilgili bir anlayışı olmasının şart olduğudur. Eğer bu yoksa, o kişi için hiçbir şey yapılamaz. Daha fazla kazançlar elde etmek için, belli bir ahlâkî duyguyla, bir doğru ya da yanlış duygusuyla işe başlanmalıdır. Kişi, öncelikle sıradan ahlâkın göreceliğini (rölâtivite) ve ikinci olarak da nesnel doğru ve yanlışın gerekliliğini idrak etmelidir. Nesnel ve sürekli (değişmeyen) doğru ve yanlışın gerekliliği bir kez anlaşıldığında, her şeye bu sistemin görüş açısından bakılabilecektir.

Vicdan, kişilikte değil, özdedir; öte yandan, manyetik merkez, özde değil, kişiliktedir. Manyetik merkez bu yaşamda edinilir. Duygusal merkezin entelektüel bölümündedir, belki ayrıca entelektüel merkezin entelektüel bölümündedir ve B etkileri üzerine kurulmuştur.

“Vicdanı uyandırmak için insan kendi tamponlarından kurtulmak zorunda mıdır?”

Sadece tamponlar sarsıldığında vicdan uyanır.

“İnsan kendi tamponlarının neler olduğunu nasıl keşfedebilir?”

Bu bazen mümkündür. Kişinin tamponlar hakkında doğru bir görüşü varsa, kendi tamponlarını bulabilir.

Özürler ve tamponlar arasında çok büyük bir fark vardır. Özürler, her seferinde farklı olabilir, fakat eğer bir özür hep aynı kalırsa, artık bir tampon hâline gelir.

Tamponlar vicdanla ilişkilidir. Vicdan,- sözcüğü geleneksel anlamda kullanacak olursak- bir tür eğitimden geçmiş duygusal alışkanlık diyebiliriz. Oysa aslında, vicdan; herkesin sahip olduğu ama uyku hâlindeyken hiç kimsenin kullanamadığı özel bir kapasitedir. Vicdanı, bir rastlantı sonucu sadece bir an için bile hissedebilsek, bu çok acı veren bir deneyim olacaktır; öylesine ıstırap verici bir deneyimdir ki bu, hemen o an kurtulmak isteriz ondan. Kendilerinde rastlantısal vicdan parıltıları gören insanlar, bu duygudan kurtulabilmek için her tür metodu icat ederler. Değişik zamanlarda sıradan bir biçimde hissettiğimiz her şeyi aynı anda hissetme kapasitesidir vicdan. Tüm değişik “ben”lerimizin değişik duygulara sahip olduklarını anlamaya çalışın. Bir “ben” bir şeyi sevdiğini hissederken, diğeri nefret eder, bir üçüncüsü ise kayıtsızdır. Ama bu şeyleri asla aynı anda hissetmeyiz, çünkü aralarında tamponlar bulunur. Bu tamponlar yüzünden vicdanımızı kullanamayız, değişik zamanlarda hissettiğimiz iki aykırı şeyi aynı anda hissedemeyiz. Eğer kişi bunu başarabilirse, acı çeker. Bu yüzden şu anki durumumuzda tamponlar; onlar olmadan insanın delirebileceği, gerekli şeyler bile sayılabilirler, ama insan tamponları anlayıp kendini hazırlayabilirse, bir süre sonra çelişkileri yok edip tamponlarını parçalayabilir.

İyi ya da kötü olsun, mekanik bir alışkanlığın kırılıp yok edilmesi, rahatsızlık verici olabilir, çünkü kendimizi yönetme kurallarımız ve eğitimimizden edindiğimiz ahlâk kurallarımız gibi mekanik alışkanlıklarımız vardır. Bu yüzden, pek çok durumda vicdan deneyimimiz olmaz; çünkü pek çok tamponumuz vardır. Daha önce de söylediğim gibi, bunlar duygusal tavırlarımız arasındaki perdelerdir ve vicdan deneyimi yüzlerce şeyi aynı anda görebilmek anlamına gelir. O anda perdeler kalkar ve tüm içsel çelişkiler aynı anda görülürler.

Bu hiç de hoş olmayan bir durumdur ve yaşamın genel kuralı sevimsiz duygular ve anlayışlardan uzak durmak olduğuna göre, bizler bunları görmekten kaçarız. Bu şekilde de içsel tamponlarımızı yaratırız. Birbirinin ardı sıra görülen aykırılıklar bize çelişkili görünmezler; birbirlerine ters düşmeleri için aynı anda görünmek zorundadırlar.

Bizler birer makineyiz ve bir şeyi nerede değiştirebileceğimizi görmeliyiz, çünkü hangi türden olursa olsun her makinede değişimin başlatılabileceği bir nokta bulmak mümkündür.

Bazen insanlar “Bizde hiç değişmeyen bir şey var mıdır?” diye sorarlar. Evet, iki şey vardır: tamponlar ve zayıflıklarımız. Zayıflıklarımız bazen özelliklerimiz diye adlandırılırlar, ama aslında onlar sadece ve sadece zayıflıklarımızdırlar. Herkesin kendisine ait en az iki ya da üç zayıf noktası ve belli bazı tamponları vardır. İnsan, tamponlardan oluşmuştur, fakat bu tamponların bazıları özellikle önemlidir, çünkü tüm kararlarımıza ve tüm anlayışlarımıza müdahale ederler. Bizde sürekli olduğunu söyleyebileceğimiz şeyler sadece bu özellikler ve tamponlardır ve çok şükür ki, bunlardan daha sürekli olan başka şeylere sahip değiliz, çünkü bunlar (özellikler ve tamponlar) değiştirilebilirler.

Tamponlar yapaydırlar; organik değillerdir; esas olarak taklit yoluyla kazanılırlar. Çocuklar, yetişkinleri taklit ederek bazı tamponlarını yaratırlar. Diğerleri ise, hiç bilinmeden eğitim tarafından yaratılırlar. Eğer bir çocuğu uyanık insanların arasına koymak mümkün olsa, hiç uykuya dalmayacaktır ama bu yaşadığımız koşullarda, çocuktaki imajinatif ya da yüzeysel “ben” genellikle yedi veya sekiz yaşlarında ortaya çıkar. Bazen insanlar, şu anki şuurluluk aşamamızda tamponlarımızı görüp göremeyeceğimizi sorarlar. Onları başkalarında görebiliriz, kendimizde değil.