25 Kasım 2017 Cumartesi

Oyuncu kişileriz..

PERSONA: TAKMA Hayat = Toplumsal Maske

"Gerçek biz; hep bir başkasıyızdır"

"Sayısız insan yaşar içimizde / Hissetsem de düşünsem de bilemem
Kim düşünür içimde, kim hisseder?/ Düşünceler ya da hisler için yalnızca sahneyim ben.

Ruhsa, birden fazla var bende./ Ben'se benden daha fazlası.
Herkes kayıtsız oysa yaşadığım hayata:/Susturuyorum onları, kendim konuşurken"

F.PESSOA

Persona ,Latince’de ‘oyuncu maskesi’ anlamına gelir. 

Egonun gerçek niteliğini toplumdan saklamak amacıyla yarattığı bir maske gibidir. 

Persona kamusal yüzümüzdür, yani bir anlamda dünya sahnesine gösterdiğimiz ‘ben’. Bu yüzü hem bilinçli hem bilinçdışı olarak takınabiliriz. 

Ne zaman başkalarıyla ilişki kursak, iki işlevi olan bu maskeyi takarız: 

Başkalarını etkilemek ve gerçek doğamız olduğunu düşündüğümüz yönümüzü gizlemek. 

Maskenin biçimi, anne babaların, öğretmenlerin, akran gruplarının toplumsal beklentilerine ve koşullanmalarına bağlıdır… 

Jung böyle tanımlıyor. Persona’yı… 

Hepimizin var aslında. Gerçek hayatımızda da sanal hayatımızda da. Evimizde, işimizde, belki okulumuzda, büyüklerin yanında, küçüklerin yanında, önemli kişilerin yanında, önemsiz olduğunu düşündüğümüz kişilerin yanında. 

Ve sanal alemde. Facebook’ta, twitter’da… Hepimizin personaları var… 

Onlar vasıtasıyla sevgiyi ve iligiyi oluşturuyoruz… 

Oysa biz kimiz aslında? Bu maskeler olmadan? Hakikatte neyiz biz? 

Belki de hiçbir şey. Sadece bir sonsuzluk yolcusu.

Diğerlerinden farkı olmayan bir kul. 

Personasız biz gerçek ve hakiki insanız. 

Personamızı kenara koyduğumuzda daha hakiki sevebiliriz. 

Aksi halde personalarımızın esiriyiz. 

Kimbilir belki de asıl sevdiğimiz o değil onun personası? Maskesi…

İnsanlar genellikle evde kendileri olurlar ancak çalışma ortamında bu maskeyi takarlar. Bir insanın evde, okulda, ve arkadaşlık ortamında farklı farklı maskeleri vardır.

Personanın kişiliğe zararı 

Örneğin bir insan taktığı maskeyi fazla benimseyerek oynadığı role kendini fazla kaptırırsa kişiliğin diğer bölümü bir yana itilir. 

Aslında her mesleğin belirli bir persona’sı vardır. 

"Tehlike, insanların personasıyla özdeşleşmeleridir. Örneğin öğretmenin ders kitabıyla, tenorun sesiyle özdeşleşmesi gibi...

Biraz abartıyla personanın, insanın gerçekte olmadığı ama hem kendisinin hem de başkalarının sandığı kişi olduğunu söyleyebiliriz.

Personasının aşırı egemenliği altına girmiş biri kendine yabancılaşır ve sürekli bir gerilim yaşar. Bu bağlamda egonun persona ile özdeşleşmesine “şişme” denilir.

Böyle bir insan, rolüne kendini fazla kaptırdığından kendine aşırı önem vermeye başlar ve rolü diğer insanlarında oynamasını ister. 

Bu tür insanlar geçimsiz bir patron veya sert ve otoriter bir baba olurlar.

Maskesiz günler...

Derlenmiştir.

İzin ver..

 İç Ben' in ortaya çıkmasına izin vermek
Yunus'un da anlatmaya çalıştığı nefs-ruh mücadelesi, 
modern psikolojide "iç ben" -"dış ben" şeklinde ortaya konulmuştur.
İnsana dönmek, insanda başka insanlarla, 
kainatla ve Tanrı ile birleşen bir iç ben keşfetmek,
ruhun yüceliğine ve ebediliğine yükseltnek fikirleri Sokrat'tan Pascal ve Bergson'a Heidegger, Jaspers, Jung, Rogers, Maslaw ve Fromm'a kadar ruhçu ve varoluşçu birçok batılı filozof ve psikologların temel düşünceleridir.

İnsanın içindeki bitmek bilmeyen arayışın 
anlamı sorgulandığında, 

Viyana eğitimli bir psikiyatrist H.Kohut, 

insanın kişilik gelişiminin 
birbirine paralel iki yönden ele alınabilineceğini savundu. 

Freud "ben-ego" yönünü araştırmış 
ve yapısal teorisini oluşturmuştu. 

Bununla birlikte, Winnicott, Jung, Hartınann gibi araştırmacılar insanı, "benlik" (self) açısından anlamaya çalışmışlardı.

Kohut bu alanda çalışmalara devam ederek, 

"benlik psikolojisi / self p.sychology''nin temellerini attı. 

Kohut'a göre benlik, 
temel gerçeklik duygusunu veren; 
amaç, anlam, arzu, ihtiras, emel ve idealleri oluşturan 
bir yapıya sahiptir. 

Kohut, benliğin merkezinde 
dinamik bir çekirdek alan olduğunu fark eder 
ve burayı çekirdek benlik (nuclear self) diye tanımlar. 

Bu çekirdek, iki kutuplu bir süreçtir. 
Bir kutbunda temel arzular (basic ambüions),
diğer kutbunda ise temel idealler ve emeller yer alır. 

Bu iki kutup arasında bir gerilim söz konusudur 
ve insan emellerine ulaşarak bu gerilimi aşmaya çabalar

Jeffers yaşadığı doruk deneyim sonucunda 
benliğinde iki boyut olduğunu
keşfetmiştir: 

Bunu şöyle ifade etmektedir:

"Her birimizin içinde sevgi, koruma, sezgi, güç, değer bilme, neşe, mutluluk ve minnettarlık gibi ilahi değerlerin kaynağı olan bir yerin bulunduğunu düşünüyorum. 

Pek çoğumuz benliğimizin manevi bölümü olan 

üst benliğe giden yolu araştırmak

konusunda direniyoruz" 

Psikolog Abraham Maslow 1960'lı yıllarda sağlıklı insanları incelemiş ve bunlardan pek çoğunun, korku ve ayrılık duygularının ortadan kaybolduğu bu tür mistik deneyimler; 
korkuyla karışık hayranlık ve çok yoğun sevinç anları yaşamış olduklarını saptamıştır. 

Söz konusu kişiler, 
evrenle bir olma heyecanını yaşadıklarını ifade etmişlerdir. 

Maslow, bu tür doruk deneyimleri, 
her bireyin istese de yaşayamadığını belirtiyor. 

Bu tür tecrübeler bir anda yaşanıveriyorlar..."

Prof. Dr. Öznur Özdoğan

Pirlere niyaz edelim..

Tarihte bilinen ilk büyük Türk mutasavvıfı ünvanını taşıyan,
yaygın olan kanaate göre, Celâleddîn Rûmî, Yunus Emre, Seyyid Muhammed bin Seyyid İbrâhim Ata gibi Anadolu ekolleriyle Anadolu Alevîliği üzerinde şiddetli tesirler meydana getirmiş , soyu Muhammed Hanefi kanalıyla Hz.Ali’ye dayanan AHMET YESEVİ (Ata Yesevi ) 

Türk halk sufilik geleneğinin kurucusu; Arslan Baba’dan teslim aldığı emaneti, insanlara “hikmet”leri aracılığı ile damla damla özümseten; kutsal emaneti Horasan Erenleriyle dünyanın dört bucağına ulaştıran; Türk diliyle yazdığı hikmetleriyle dilimizin gelişmesi ve zenginleşmesine büyük katkısı olan, “Pîr-i Türkistan”, Büyük Veli, öncü şair...

Manevî eğitimini Yesi’de devrin meşhur mutasavvıfı Arslan Baba’dan almıştır. Daha sonra Buhara’ya giderek Yusuf Hemedani’nin yanında manevi eğitimini tamamlamış ve onun ölümü üzerine 1160’da halife olmuştur. Bir süre sonra da Yesi’ye dönerek, hayatının kalan kısmını insanları irşatla geçirmiştir.

Altmış üç yaşına geldiğinde tekkesinin avlusuna yaptırdığı çilehaneye girmiş ve ömrünü burada tamamlamıştır. Türbesi, Türkistan şehrindedir.

Hacı Bektaşı Veli de Türk Tassavuf düşüncesinin Piri Ahmet Yesevi’nin yetiştirdiği büyük Türk düşünürüdür 

(Kendisi Hanefî mezhebinden olan Ahmet Yesevi, Hacı Bektaş’den daha önce doğmuş daha önce de hakka yürümüş. Ancak, Ahmet Yesevi, Hacı Bektaş’a oğlu Haydar Sultan’la müsaip kardeşliği yapmasını istemiştir. Haydar'ı kurtarması için rum diyarı olan Anadoluya göndermiş ancak Haydar’ın ölümü bu dileğin yerine gelmesini engellemiştir)

Yahya Kemal, Ahmet Yesevi’nin Türk tarihi bakımından önemini; “fiu Ahmet Yesevi kim, bir araştırın, göreceksiniz, bizim milliyetimizi asıl onda bulacaksınız.” sözleriyle ifade eder.

Ahmet Yesevi Eserlerini de anlaşılır olmak uğruna Türkçe yazmış.

İlk adı “Yesî” olan Türkistan şehri, dünya Türklüğünün ortak manevi atası olan Ahmed Yesevî’nin şehridir.

Örnekler, Yesevî’nin temsil ettiği İslam’ın, var olan inanç sisteminin tamamen terk edilmesini şart koşmadığını ortaya koymaktadır. Bu yüzden bugün yalnızca Kazakistan’da değil, eski Türkistan toprakları üzerinde yaşayan Türk topluluklarının çoğunda Şaman geleneklerinden izler görülür. Üstelik bu uygulamalar, Ahmed Yesevî’nin izinden gidenlerce Anadolu’ya ve Balkanlar’a da taşınmıştır. 

Ahmed Yesevî, öğretisini “Dört Kapı” olarak bilinen şu ilkeler üzerine kurmuştur: 

Şeriat, Tarikat, Marifet ve Hakikat. Dört Kapı İlkesi, Hacı Bektâş Velî’nin öğretisine de temel oluşturur. 

Ahmed Yesevi" Fakr-nâmesi"nde ve Hacı Bektaş Veli" Makalat"ındai “ dört kapı-kırk makamı” belirtirler.

Hacı Bektâş Velî, her bir kapıya onar makam ekler ve “Dört Kapı, Kırk Makâm” olarak adlandırılan ilkeler bütününü ortaya koyar.

Yesevilik Tarikatı da ilk Türk tarikatı olma özelliği taşır.Daha sonraları Nakşibendilik için de bir prensip olarak kabul edilir.

Yunus Emre, bir Ahmed Yesevî öğrencisi ve Yesevî izleyicisidir. Şiirlerinin ilham 
kaynağı Ahmed Yesevî’dir ve hatta bazı şiirleri Yesevî Hikmetlerinin tekrarlanmış şeklidir.

Sözgelimi Ahmed Yesevî’nin Dîvân-ı Hikmet’indeki; 

“Işkıng kıldı şeyda mini
Cümle alem bildi mini
Kaygum sinsin tüni küni
Minge sinok kirek sin...”

mısraları, Yunus Emre Divanı ’nda;

“Aşkın aldı benden beni
Bana seni gerek seni
Ben yanarım tünü günü
Bana seni gerek seni”



24 Kasım 2017 Cuma

Beynin oyunu..

Pareidolia : İnsan Beynini Kandıran Psikolojik Fenomen

Pareidolia (Yunancadan, para-yanlış, eidolon-görüntü)

Hayal meyal, belli belirsiz bir stimulusun net ve kesin olarak algılanması ilüzyonu. Bulut, dağ, tepe, ağaç gibi doğal nesnelerdeki karmaşık desenleri biliçaltından alışık cisimlere hatta kutsal kişi ya da sembollere benzetmeye "pareidolia" deniliyor.  

Bir çeşit algıda seçicilik. Tam olarak yanılsama değildir. Ama görülen şekli, duyulan sesi kendine göre yorumlamaktır. 

Mars yüzeyindeki surat, Dumanların içindeki yüz imajı çok güzel örnekler. Bulutlardan şekiller çıkarmak, nesnelerden insan yüzüne benzetilen görüntüleri fotoğraflamak gibi günlük telaşların yanı sıra; dini inanç kaynaklı, üzerinde Arapça Allah yazısı olduğu, İsa Mesih’in yahut Meryem Ana‘nın resmedildiği düşünülen nesneleri aramak; hatta işi abartıp, tersten dinlendiğinde belli mesajlar içerdiğine inanılan müzik yapıtlarını bir kriptolog edasıyla incelemek, çıkarımlarda bulunmak da hep bu Pareidolia hadisesinin belirtileridir.

Kaset tersten çalındığında bir şeyler anlamak ta buna başka bir örnek; anlıyoruz ki sadece görüntüler değil, sesler de pareidolia nın konusu olabiliyor.

İnsan beyninin işleyişi hakkında önemli bir ipucu,klinik durumlarda, kişinin iç dünyasını (!) anlayabilmek için bu durum psikiyatri tarafından kullanılır, hepimizin bildiği Rorschach mürekkep lekesi testi gibi.

Carl Sagan bu hadiseyi, yani bildiğimiz objelere benzetme hadisesini, beynin garip sistematiğine bağlamıştır. Amerikan kozmolog ve yazar Sagan,pareidolianın bir hayatta kalma aracı olduğunu belirtmiştir.Zira insanlar, bildikleri objeleri görsel olarak tanımak için belli noktaları referans alırlar ve gerisine dikkat etmezler..

Bazıları bu tür durumları ikon olarak tanımlayıp, oluşumlara da “mucize” demekten çekinmez. Hatta duş perdesindeki şekle bakıp Lenin’i gördüğünü iddia edenler de olmuştur. 

Salvador Dali, bu olayı bir adım ileri götürmüş, adına paranoyak kritik metod dediği bir yöntemle sanatını icra etmiştir. Dediğine bakılırsa; “kişi gerçek dünyada algıladığı gerçeklikten farklı bir gerçeklik yaratabilir ve bunu sanata yansıtmak da mümkündür”

Uykudayız..